ARKEOLOJİNİN DELİKANLISI

MAHFİ EĞİLMEZ, Radikal 22 Aralık 2002 

3500 yıllık mektuplar ve hobi

Mısır firavunu II.Ramses’in Hitit Kraliçesi Puduhepa’ya (Hitit kralı III. Hattuşili’nin karısı) mektubundan: “Mısır Kralı, Büyük kral, Güneşin oğlu, Tanrı Amon’un sevgilisi, ilk büyük kral, Mısır ülkesinin kralı Hatti ülkesinin büyük kraliçesi kız kardeşim Puduhepa’ya der ki: Bak, Ramses, tanrı Amon’un sevgilisi, Mısır ülkesinin büyük kralı, iyidir. Evlerim, oğullarım, ordularım, atlarım, savaş arabalarım ve ülkemdeki her şey iyidir. Dilerim ki, Hatti ülkesinin büyük kraliçesi, kız kardeşim, sen de iyisindir. Atların, oğulların, savaş arabaların ve ülkendeki her şey iyidir. İşte burada Ramses II kraliçe Puduhepa’ya ‘Büyük Kraliçe’ ve Kız kardeşim’ diye seslenmektedir. Bunun anlamı senin kızını bana vermen tanrılarca onaylanmıştır ve kutsanmıştır. Ve sen onu kralın evine verdin. Ve o Mısırlıların yöneticisi, kraliçesi olacak.”

Mısır Kraliçesi Naptera’nın (II.Ramses’in karısı) Hitit Kraliçesi Puduhepa’ya mektubundan:

“Mısır ülkesinin büyük kraliçesi Naptera, Hatti ülkesinin büyük kraliçesi Puduhepa’ya der ki: Ben, senin kız kardeşin iyiyim. Dilerim senin ülken iyi olsun… Sana, kız kardeşim, seni kutlamak için saf altından 12 sıralı ve 88 şekel ağırlığında bir kolye, renkli ketenden yapılma bir kraliyet elbisesi ve 12 adet keten elbise yolluyorum.”

Yaklaşık 3300 yıl öncesinden kalma iki mektuptan pasajlar sundum size. Kil tabletlerdeki çivi yazılarından uzmanları tarafından okunmuş. Bu mektuplardan sonra Kültür Bakanlığı web sitesinden bir alıntı sunuyorum size: “Boğazköy’deki Hattuşaş, İlkçağ’da Hitit İmparatorluğu’nun başkentiydi. M.Ö. XIXXVII. yüzyıllarda bir Hatti kenti olan Hattuşaş, M.Ö. 1700 civarında ilk Hitit Kralı Kuşşara tarafından ele geçirildi.

Yüzyıl sonra da I. Hattuşili tarafından Hitit devletinin başkenti yapıldı. M.Ö. 1190’da Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra önemini yitirdi. Hattuşaş, 1987 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.” Kültür Bakanlığı yetkililerinden rica ediyorum bu metindeki yanlışı düzeltsinler. Kuşşara Hitit kralı değil Hititlerin Anadolu’daki bilinen ilk yerleşim yerlerinin adıydı. Kültür Bakanlığı web sitesinde böylesine büyük bir yanlış yer almamalı.

Ayhan Şahenk’in bir sözü var: “Yöneticinin ne olursa olsun bir de hobisi olmalı.”
Arkeolojiye ve Hititolojiye bir ömür vermiş olan profesör Muhibbe Darga ile Emine Çaykara’nın yaptığı söyleşi ‘Arkeolojinin Delikanlısı’ adı altında kitap olarak yayımlandı. Muhibbe hanım, söyleşinin bir yerinde, başlangıçta Anitta’nın Laneti kitabını yazdığım için kızdığını fakat kitabı okuyunca kızmaktan vazgeçtiğini söylüyor. Muhibbe hanım bana kızsın ya da kızmasın, ben onun Puduhepa üzerine yazdığı makaleyi okuduktan sonra onu kendime seçtiğim hocalar arasına koymuştum. Şimdi bu kitabı okuduktan sonra onu kendime hoca olarak seçmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımı anlıyorum. Muhibbe hanım benim kendisini hoca olarak seçtiğimi bilmiyor. Bilse belki de beni öğrenci olarak kabul etmezdi. Zaten hobinin en önemli üstünlüğü burada. Siz kendi dalınızı ve kendi hocalarınızı kendiniz seçebiliyorsunuz. Kimseye bir şey söylemenize, izin almanıza ya da sınava girmenize gerek yok.

‘Arkeolojinin Delikanlısı’nda işini hobi gibi yapan bir insanın romanını bulacak ve böyle insanların bu ülkeye nasıl katkı yaptığını göreceksiniz.

Darga Firat Nehri

AYŞEGÜL HATAY, Radikal Kitap, 1 Kasım 2002

Öncü, cesur ve sıra dışı kadın

– Aşk ilmin yarısıdır gurban.
– Öbür yarısı nedir?
– Okumaktır.

19. yüzyılın Avrupa’sı, bir kadının başına buyruk ve kendine güveni erkekleri ürküten sözleriyle sarsılıyordu. George Sand takma adıyla La Figaro’ya, Revue des Deux Mondes ve La Republique’a yazılar yazan bu inanılmaz kadın Frederic Chopin’le büyük aşk yaşıyor, 70 roman, 24 oyun ve 40.000 mektup yazıyor ve kendisini eleştirenlere şöyle diyordu; “Dünya bir gün beni tanıyacak ve anlayacak, ancak bu gün hiç gelmese bile çok önemli değil benim için. En azından ardımdan gelen diğer kadınların önünü açmış olacağım.”

Aynı yüzyılın sonlarında Isadora Duncan, Amerika Birleşik Devletleri’nde hareketlerin saf emprovizyonuna dayanan farklı bir dans türünü keşfediyor ve ülkenin en ünlü koreograflarına karşı bu keşfini sonuna kadar savunuyordu. Irak’ın taçsız kraliçesi ve Britanya İmparatorluğu’nun bir zamanlar en güçlü kadını olan Gertrude Bell ise 20. yüzyıl başlarında, “Londra’da olmak umurumda bile değil. Bağdat’ı seviyorum, Irak’ı seviyorum. Gerçek Doğu’dan bahsediyorum, her şey orada gerçekleşiyor ve oralardaki romantizm beni sarıp sarmalıyor, içine çekiyor” sözleriyle özgürlüğü seçiliyor.
Yaşamındaki en önemli kadınlar sorulduğunda bu üç kadının ismini duraksamadan veren Doktor Ahmet Sait Darga’nın kızı Ayşe Muhibbe Darga ise, 13 Haziran 1921’de İstanbul Acıbadem’de dünyaya geliyor. 21. yüzyılın başlarında, henüz daha iyisini göremediğim, bütün arkeolog, Hititolog ve filologlar tarafından bugün bile, alanında yazılmış en kapsamlı kaynak kitap sayılan Hitit Sanatı’nın yazarı A. Muhibbe Darga’dan söz etmek istiyorum aslında. Yine ülkemizde türünün ilk ve son örneği, ‘Eski Anadolu’da Kadın’ kitabını, herkesin anlayacağı bir dilde yazma azmiyle ortaya çıkaran ‘Arkeoloji’nin Delikanlısı’ndan…

Her arkeolog onu tanır

Her arkeologun ya da eski çağ bilimlerinden herhangi birisiyle ilgilenenlerin mutlaka duyduğu bir isim Muhibbe Darga. Biz Ankaralı arkeologlar, ancak Kazı-Araştırma Sempozyumları’nda kendisini görme ve dinleme şansına sahiptik. İstanbullu ve son yıllar da Eskişehirli arkeologlar onun öğrencisi olabilme lüksünü yakalamış olmakla ne denli yol kat etmişler, şimdi daha iyi anlıyorum.

Geçenlerde P Sanat Kültür Antika Dergisi’nin bir işi için Mas Matbaa’da bulunuyordum. Dolmabahçe Kitap Fuarı’nın açılışından bir gün önceydi sanırım. Fuara kitap yetiştirmeye çalışan matbaa görevlilerinin telefon konuşmalarında bir ‘arkeoloji’ lafıdır gidiyor. Meraklanıp sordum ve ‘Arkeolojinin Delikanlısı’ adlı bir kitaptan bahsettiler. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkacakmış. Fuarın açılışına yetiştirmeye çalışıyorlar. O karmaşada kimse bana bu ‘arkeolojinin delikanlısı’nın kim olduğunu açıklayamadı. Ertesi sabah soluğu fuarda aldım. İlk hedefim İş Bankası Kültür Yayınları; ileri! Nefesimi tutup kalabalığın içine daldım ve zaten standın büyük bölümünü kaplayan kısımdan bir tane kitap kapıverdim. Kitabın adı gerçekten de ‘Arkeoloji’nin Delikanlısı’. Ama kim? ‘Muhibbe Darga Kitabı’ yazıyor. Aklıma hemen ‘Hitit Sanatı’, ‘Hitit Mimarlığı’ ve ‘Eski Anadolu’da Kadın’ kitapları geldi Muhibbe Darga’nın. Bonn’da düzenlenen ‘Bin Tanrılı Halk: Hititler sergisine Sayın Wenzel Jacob’un davetlisi olarak gittiğimde yanıma aldığım tek kitap olan ‘Hitit Sanatı’.

Şimdi elimde tuttuğum kitap ise yine bir arkeolog olan Emine Çaykara’nın Darga ile yaptığı söyleşiyi içeriyordu. Ama, öyle böyle bir söyleşi değil. Aslına bakarsanız Türkiye’nin 20. yüzyılın başlarından günümüze, kültürel tarihiydi sanki bu söyleşi. İçinde kimler yoktu ki; Helmuth Theodor Bossert, Emin Bosch, Arif Müfid Mansel, Kurt Bittel, Halet Çambel, Bahadır Alkım, C. W. Ceram, James Mellaart ve daha niceleri. Ve tabii ki Puduhepa Muhibbe Darga.

Muhibbe Darga bu söyleşi boyunca her zamanki içtenliğiyle-bunu bilerek söylüyorum, çünkü yıllar önce kendisini birkaç kez sempozyumlarda dinleme şansını yakalamıştım, diğer hocaların hepsinden farklı ve çok içten bir konuşma tarzı vardı –ilkgençlik yıllarından başlayarak tüm hayatını anlatmış. Tüm kitabı okuduktan sonra tekrar dönüp okuduğum yerlerden birisi de, yaşamı boyunca en çok etkilendiğini söylediği kadınlardı. Yazının girişini bu şekilde yapmanın en önemli nedeni bul.
Çünkü, arkeolojinin içinde George Sand, Gertrude Bell ve Isadora Duncan yeniden bedenlenmiş gibi duruyor Muhibbe Darga’da.

Israrla Türkçe yazdı

Klasik Arkeoloji öğrencisi olduğum yıllarda-geçenlerde Homer Kitabevi Sanat Dünyası dizinden John Boardman’ın kitaplarını yayımladığında da aynı şeyi yazmıştım-en büyük sıkıntı Türk dilinde yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş kaynak kitapların olmamasıydı. Ben yabancı dil bildiğim için bir nebze, ama diğer arkadaşlarım büyük sıkıntı çekiyorlardı. Neden bizim ülkemizde çok az arkeolog kitap yazıyor diye düşünmüştüm. Niye sadece yabancı yayınlardan arkeoloji bilimini öğrenme şansımız var? Hocalarımız kazı yapıyor, araştırma yapıyor, bilimsel makaleler yazıyor, fakat kitap yayımlamıyor. Hep içerlerdim. Birisi benden yıllar önce içerlemiş. Çok mutlu oldum. “…Yazı yazmaya başladığım ilk senelerde, doktora ile lisans arasında ya Fransızca ya Almanca makaleler yazdım. Dupont-Somer’le ortak yazımız vs., hepsi yabancı dilde. Bu arada Ekrem Bey (Akurgal) müthiş yayın yapıyordu ve hepsi Batı dilindeydi. Hiç Türkçe yayın yok, çocuklar kitapları önlerine alıyor, yarı buçuk anlıyor…

Getiriyorum, derste çocuklar güç bela fotoğraf altlarını anlıyor. Ben bir karara vardım, topluma kendi çalışmalarımı Türkçe vermek istedim. Biliyordum ki Türkçe yazdıklarım Avrupa’da okunmayacak. Hatta bir yerde, Türkçe yazmaya başladıktan sonra Güterbock’un bir cümlesi yer aldı, ‘tüm bunları Türkçe yazmayıp Batı dillerinde yazsaydı’ diye. Filolojik pek çok makalem Türkçe yazdığım için site edilmedi, ama ben pişman değilim.” Dil puanının hiç dikkate alınmadığı bir sistemle üniversite sınavına girmiş ve hasbel kader bile olsa, arkeoloji bölümlerini tercih etmiş öğrencileri düşünen, bir Muhibbe Darga varmış demek ki, dedim içimden. Elinize sağlık Hocam!

Kültürlü bir aile

Muhibbe Darga söyleşi boyunca, sıra dışı yaşamının ne döneminde, hep ne yapmak istediğini bilen, verdiği kararların sonuçlarına katlanabilen güçlü ve kültürlü bir Türk kadınından bahsediyor. Günümüz Türkiye’sinde bile sıklıkla karşılaşmanın pek mümkün olmadığı bir kadından. Yalnız, bir konuya değinmeden geçmemeliyim. Muhibbe Darga’nın yaşamında onu yönlendiren bir şans faktörü var ve ibresi ‘aile’ den yana dönük. Büyükbaba Mabeynci Emin Bey, 19 yaşındayken seyahate çıkıyor ve günlük tutuyor. Taşkent’i Semerkent’i geziyor. Bunları İstanbul’da Tasvir-i Efkâr’da yayımlıyor, bir nüsha da İngiltere’de Times’da çıkıyor. 21 yaşında saraya giriyor ve padişahın isteğiyle Yıldız Sarayı’nın kütüphanesinin başına geçiyor. Aynı zamanda Jules Verne’i Türkçeye çeviren ilk kişi. Muhibbe’nin babası Doktor Ahmet Sait Darga ise Latince ve Yunanca biliyor. Akşam sofralarında Roma Tarihi konuşuluyor. İlkokul birinci sınıfı bitirdikten sonra Muhibbe ailesiyle Paris’e gidiyor. Burada L’ecole Superieur de Jeune Fille’in ilk kısmına devam ediyor. Arkeoloji okumaya babası tarafından ikna ediliyor. Klasik Arkeoloji ile Hititoloji arasında karar vermek durumunda kaldığında da, kızını şöyle yönlendiriyor baba: “Canım Latince, Yunanca bilmeden nasıl arkeoloji okursun, olmaz böyle! Hititoloji gibi daha bakir bir alana yönel!”

Söyleşinin tümünde Muhibbe Darga’nın muhteşem arkeoloji ve sanat bilgisi dikkati çekiyor; çekmekle kalmıyor, kendi yaşamını anlattığı bu kitabı okuyanlar, hatırı sayılır bir arkeoloji bilgisine de sahip oluyor ister istemez.

Öğrencilik yıllarında katıldığı Karatepe kazılarından Profesör Bossert’in ekibiyle yaptığı keşif gezilerine ve ardından Gaziantep Gedikli kazısı, Elazığ Değirmentepe, Çorum Eskiyapar kazıları, Karakaya Şemsiyetepe Höyüğü Kazı başkanlığı, Türk Tarih Kurumu üyeliği, Eskişehir Şarhöyük Kazı Başkanlığı…
darga gezi

Anneliği, torunları, kızdıkları, sevdikleri, dostları ve geniş sosyal çevresiyle ‘arkeolojinin delikanlı’sını izlemekte güçlük çekseniz de, yüzünüzde hafif bir gülümseme ve tatlı bir yorgunlukla sayfaları çeviriyorsunuz. Kendi hayatınızı düşünüp biraz da hırslanıyor ve kendiniz için yeni yeni erekler belirlemeye başlıyorsunuz. Kitabın sonunda, Oktay Akbal’ın Muhibbe Darga için yazdığı köşe yazısını okuduktan sonra, yine Akbal’ın ‘Yazmak Yaşamak’ kitabından aklıma takılan bir cümle geldi oturdu gözümün önüne.

“Gözleri görmeyen kişi bile aydınlanmak istiyor.” Böylesi bir zenginliğin içinde gözleri görüp de gönlü kör olanlar aklıma geldi de, ondandır bu tümceyi alışım buraya. Kızı Anadolu’dayken ona Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarını gönderen bir annenin, şimdilerde Hitit kraliçesi Pudehepa’nın yaşamını yazan kızından, bu kitabı yazıp bitirmesini, nasıl da dört gözle beklediğini hayal edebiliyorum.

NERMİN BAYÇIN, Milliyet Kültür Sanat, 1 Kasım 2002

“Kocam III. Hattuşili’yi boşardım!”

Emine Çaykara’nın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan yeni çıkan “Arkeolojinin Delikanlısı – Muhibbe Darga Kitabı” üzerine yaptığımız söyleşide Darga’nın sergilediği dirim öylesine güçlü ki, karşı konulamayacak şekilde sizi kendi dünyasına sürüklüyor. Bu dünya, aramaktan hiç usanıp yorulmadığı “eski insan”. Her bir kalıntının, parçanın ardında yakalamaya çalıştığı “eski insanın” düşüncelerini, zevklerini, kaygılarını ve çevresini keşfediş öyküsünü soluksuz aktarırken, not ettiğiniz soruları bir yana bırakıyorsunuz. Çerçevesini tutku ve coşkuyla renklendirdiği geçmişin aynasında, Muhibbe Darga’yı, Çaykara’nın uzun söyleşisinde yansıttığı şekilde, yeniden keşfediyorsunuz.

HAŞARI, GÖZÜ PEK KIZ

O, Hitit dünyasının keşfinde, ilk adımlardan günümüze, önde gelen bir isim. Bir bilim kadını, bir arkeolog ve dilbilimci. Öğrencilerini misyoner ruhuyla yetiştiren bir öğretim üyesi. Yaşamını yüzde 41 arkeoloji, yüzde 51 aile olarak formüle eden bir kadın, bir anne. Aynı zamanda “arkeolojinin delikanlısı”, sözünü esirgemeyen aristokrat bir “külhanbeyi”, 1960 ve 70’li yılların “sosyete solcusu”. 1921’de İstanbul’da Acıbadem’de Darugazade’lerin Köşkü’nde doğmuş, dadılar arasında büyümüş, Dr. Ahmet Sait’in (Darga) bir erkek gibi yetiştirdiği haşarı, gözü pek kızı, Osmanlı Sarayı’nda bir dönem özel kalem müdürlüğü ve maliye nazırlığı yapmış Mehmet Emin Bey’in sevgili torunu. Tarihe ve kültüre meraklı bir aile ortamında, babasının teşvikiyle 1939’da İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne giren Muhibbe Darga, yaşamöyküsünü tüm renkleriyle veren Çaykara’nın kitabından fışkırırcasına akıyor. Onun hızına yetişmek neredeyse imkânsız. 1940’larda, dönemin ünlü bilim adamlarıyla, Anadolu’da, at sırtında, “taş arabaların” üzerinde, yağmurda, çamurda, kimi kez günde 30 km. yürüyerek yaptıkları keşif gezileri, Karatepe’yi ortaya çıkarış öykülerini aktarırken sanki aynı heyecanı yaşıyor.

‘KADIN YÜREĞİ DAHA SAĞLAM’

“Arkeoloji benim aşkım” diyor. “Benim ilgimi çeken geçmişteki insan, onun geçirdiği evrim. Bugünkü insani zaafları, iyilik ve kötülükleriyle tanıyorum zaten. Ama eski insanı araştırdığınızda o kadar enteresan şeyler çıkıyor ki… Özellikle kadın. Feminist değilim ama kadının beyinsel güçte erkekle eşit konumda olduğuna inanıyorum. Hele yürekte kadın daha ileri. İmkânları, ortamı olduğu zaman bir kadının yapamayacağı hiçbir şey yoktur. İşte, tarihin derinliklerinden bunu bulup çıkarmak beni son derece heyecanlandırıyor.”

Pek çok bilimsel yayının yanı sıra, bir çok kitaba ve tiyatro oyununa esin kaynağı olmuş “Eski Anadolu’da Kadın” adlı kitabı, “Yunan ve Helen Uygarlığında Kadın” ve “Roma Uygarlığında Kadının Yeri” gibi makaleler onun bu konuya ne denli ilgi duyduğunu gösteriyor. Pencereden bakan kadın motifleri üzerine hazırladığı lisans tezi Darga’nın olası ilk göz ağrısı. Yayımlamaya hazırladığı Mısır kraliçesi, daha doğrusu Mısır’ın tek kadın firavunu Hatşepsut hakkındaki kitabında anlatmaya devam ediyor tarihteki kadınlarını: “Bu bir roman değil. Tarihsel ciddi bir biyografi. Romanlara tepki duyuyorum. Yanlış bilgi veriyorlar. Her neyse, bu konudaki dökümanları incelediğimde gördüm ki, o dönemin fakir, toprağa bağlı köylünün karısının durumu bugünün Anadolu’suyla aynı. Ekonomik gücünü ancak babadan ya da kocadan miras yoluyla elde edebiliyor. Başka türlü özgürlüğüne kavuşması mümkün değil. Ancak dayanağı olduğunda ezilmiyor. Bugün de olduğu gibi. Bakın çok ilginç bir örnek vereyim: Mısır’da zengin aileler arasındaki evliliklerde bir kontrat yapılıyor. Kadın sonra bu kontratı, yani papirüsü bir çömleğe koyup evinin tabanının altına saklıyor.”

Her zaman şık ve bakımlı Darga, kendi kadınlığına gelince şunları aktarıyor: “Güzel giyinmeyi seviyorum. Klasik kıyafetlerimden, şapkalarımdan ve makyajımdan asla vazgeçmem. Erkeklerle flört etmek, ara sıra bara gitmek ve keyifli bir aperatif almak yaşamı güzelleştiren tatlar.” Arkeoloji dünyasında, kocasıyla birlikte tüm resmi yazışmalara ve antlaşmalara imzasını koyduran güçlü Hitit kraliçesi Puduhepa olarak çağrılan Darga, eğer o dönemde yaşasaydınız ne yapardınız sorusuna da “İlk iş olarak kocam III. Hattuşili’yi boşardım! Kadıncağız hastalıklı ve çirkin Hattuşili’yle az uğraşmamış doğrusu,” diyor.

Darga’nın neşe ve büyüyle dopdolu dili onun arkeolojiye yaklaşımını da yansıtıyor: “Arkeolog buluntuya bir sanat eseri gibi bakmalı. Arkeolojiye bir sanatçı gibi yaklaşabilmeli. Yoksa her şey kupkuru olur”. Günlük yaşamında, çalışmalarının dışında birkaç saatini mutlaka kitap okumaya ayıran Darga’yı bugünlerde en çok sinirlendiren şey televizyon kanallarını kaplayan ağa dizileri. “Doğu’yu yalan yanlış yansıtıyorlar. Ben yıllarca oralarda kazı ve araştırmalar yaptım ve sefaletten başka bir şey görmedim. Öyle ağalara da rastlamadım hiç,” diyor.

karatepe 1947

yeni

HİLMİ YAVUZ, Zaman, 9 Şubat 2013

‘Arkeolojinin Delikanlısı’: Muhibbe Darga

Prof. Dr. Muhibbe Darga’yı 1970’li yılların sonunda tanıdım. Kitapçı dostum Hadi Olca’nın, Nişantaşı’nda, Rüştü Uzel Kız Meslek Lisesi’nin hemen karşısındaki ‘Akademi Kitapevi’nde.

‘Akademi Kitapevi’ okur yazar ve entelektüellerin buluşma mekanıydı o yıllarda. Benim işyerim de Nişantaşı’ndaydı ve Maçka’dan aşağılarda, Valdeçeşme’de oturuyordum. Akşamları işten çıkınca, doğruca Akademi Kitapevi’ne uğruyor, orada sık sık karşılaştığım dostlarla birlikte oluyordum. Emil Galip Sandalcı’yı (o da Teşvikiye’de oturuyordu), Vedat Türkali’yi, Demirtaş Ceyhun’u özellikle hatırlıyorum. Genç bir romancı adayı olarak Orhan Pamuk’u, ilk defa orada ‘Akademi Kitapevi’nde tanımıştım.

‘Akademi Kitapevi’nde imza günleri de düzenlemekteydi. Aziz Nesin’den Cemil Meriç’e (Aziz Nesin, 80’li yıllarda, ‘Akademi Kitapevi’nin, yanılmıyorsam hemen bitişiğindeki apartmanın bir dairesini kiralamıştı; galiba o daireyi hem çalışma mekanı hem de, ara sıra kalmak için kullanıyordu), Attila İlhan’dan Şükran Kurdakul’a kadar, okur yazar kesimin nerdeyse tümü için imza günleri! Hadi Olca, genç öykü yazarlarını ve genç şairleri özendirmek için ‘Akademi Ödülleri’ de koymuştu… Kısaca, ‘Akademi Kitapevi’, bütün bu etkinlikleri ile, gerçek bir ‘Akademi’ gibiydi…

Prof. Darga’yı orada tanıdığımı hatırlıyorum da, hangi vesileyle tanıştığımızı çıkaramıyorum şimdi. Ama, sanıyorum, o ünlü imza günlerinden birinde olmalı;– Muhibbe hanım, bu imza günleri’ni hiç kaçırmıyordu çünkü…

Bendeki ilk izlenim (–ki, bildiğim kadarıyla onu tanıyan herkesin ittifak ettiği gibi), durduğu yerde durmayan, son derece canlı bir kadın olduğudur. ‘Akademi Kitapevi’nin akşamüstü buluşmalarında daha sıkça karşılaşır ve söyleşir olduk. İstanbul Üniversitesi’nde Hititoloji profesörü olduğunu öğrendiğimde, biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ben Muhibbe hanımı, edebiyatsever bir ev hanımı sanıyordum. O kadar alçakgönüllü ve gösterişten uzak bir kimlik!

‘Akademi Kitapevi’ akşamlarından birinde Muhibbe hanım, elinde bir kitapla çıkageldi;– ‘Eski Anadolu’da Kadın’. Kitap, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları arasında (No.2033) basılmıştı. Kitabı imzalayıp verdi. Hititler konusundaki bilgisi ortaokul ve lise tarih kitaplarından öteye geçmeyen biri için, kitabı nezaketle kabul etmenin ötesinde yapılacak bir şey yoktur. Ben de öyle yaptım. İçimden ‘Nasıl olsa okuyamayacağım bu kitabı. Muhibbe hanıma çok ayıp olacak!’ diye düşünerek, biraz da tedirgin olmadım değil! Gene de, ‘Hiç değilse, ‘Önsöz’ünü okurum’, diyordum kendi kendime…

‘Önsöz’ü okudum ve, şaşılacak bir şey oldu. İlkçağ tarihi, Hititler ve eski Anadolu’da kadın konusu beni hiç ilgilendirmediği halde, sonuna kadar okudum kitabı. Bir arkeoloji kitabının bilimsel tıkızlığından eser yoktu. Muhibbe hanım’ın yazdıklarında. ‘Önsöz’deki şu cümlelerdi beni kendine çeken: ‘Nefertiti, Semiramis, Kleopatra, Theodora ve Hürrem Sultan hakkında pek çok popüler eser yazılmıştır. (…) Her aydın, adı geçen bu hanımların kim olduğunu bilir de, M.Ö. XV. yüzyılda hüküm sürmüş olan Mısır Kraliçesi Haçepsut’u (…) (Kadeş antlaşması)’na Hitit kralı Hattusili III ile mühürünü basan Puduhepa’yı neden tanımaz?’

İş Bankası, ‘Nehir Söyleşileri’ Dizisi içinde Prof. Dr. Muhibbe Darga’yı konu alan bir kitap yayımlandı. ‘Arkeolojinin delikanlısı’… Kitabı, Prof. Darga ile bu söyleşiyi yapan Emine Çaykara hazırlamış. (Çaykara, daha önce de, ‘Nehir Söyleşileri’ dizisinde Oktay Sinanoğlu kitabını hazırlamıştı: ‘Türk Aynştaynı’).

‘Gizli Misyoner’ başlıklı sunuş yazısında Emine Çaykara, söyleşiler boyunca Muhibbe hanım’dan ‘çok sık’ duyduğunu söylediği şu cümleleri naklediyor: ‘Benim hayatımda kitap yapılacak ne var?’, ‘Benden önemli insanlar var, neden beni seçtiler?’, ‘İlginç mi benim hayatım, bana tüm bunlar çok olağan geliyor.’ Gerçek bir alçakgönüllülük örneği! Ve, evet, bir misyoner: ‘Arkeoloji açısından çok ama çok zengin, bu alanın bir o kadar da az ilgi gördüğü Türkiye’de uzun yıllar hocalık yapmış, kazılara katılmış ve yönetmiş, bilgisini herkese aktarmak için kitaplar yazmış’ bir bilim insanı!

Böylesi ‘misyoner’lere o kadar çok ihtiyacımız var ki…

anne darga bebe
bbaba

darga karatepe
darga nehir

a mufid