Gül Dirican

NTV MAG, Mart 2001

“Hayır, Bu Belkıs ‘Annem Belkıs’ değil”

1900 yılından başlayarak bugüne kadar gelen bir sözlü tarih çalışmasını içeren Melek Annem ve Ben, Kandilli’deki Abud Yalısı’nın son sakinlerinden Mehmet Abud’un hatıralarından derlenmiş. Mehmet Abud’un annesi Belkıs Hanım’ın 1950’ye kadar tuttuğu günlükle zenginleşen bu kitap, olağanüstü renkli anlatımını yazar Emine Çaykara’nın dışında Belkıs Hanım’ın günlüklerine de borçlu. Edebi tadı, bir dönemin ‘kalbi kırık kadın üslubu’ geçen yüzyılın atmosferine bizi zorlanmadan sokuyor. Bir anılar kitabından ne isterseniz fazlasıyla var: Dedikodu, ünlü şahsiyetler, şaşaa, verem, ölüm, düğün, kavga, gözyaşı, çapkınlık ve bir debdebenin sonu.

Ben, Kandilli’yi sadece bir yıl 1974’te tepeden izledim, Kız Lisesi’nin oradan. Orta bir; çevremde bir sürü canavar kız var. Her şey; ağaçlar, binalar, avizeler, mermerler, kızların giyimi ‘sınıf farkı, sınıf farkı’ diye bağırıyor. Sanki her biri bir diğerinin cehennemi olsun diye yaratılmış kızlar: Aşağıdaki yalılar hakkında korkucu şeyler anlatıyorlar; hayaletler, ayinler, cinayetler…

Bunların arasında Abud Yalısı da vardı. 1964 yılında gazetelere ‘Ölüm Havuzu’ diye geçen iki ölümün yaşandığı yalı olarak hafızalarda, en azından bende yer etti.

1900’lerin hemen başında satın alınan yalı, 1980’de sahip değiştirene kadar Abud Ailesi’nin kalabalık nüfusunu barındırıyor. Belkıs Hanım istemeyerek Abid Süreyya ile evlenince bitişikteki İsmail Paşa yalısına taşınıyor, kocasının ölümünden sonra da dönüyor.
Evlilik
Osmanbey semtine adını veren Matbaacı Osman Bey aynı zamanda Abdülhamid’in lalası, kızı Fıtır Hanım’ın oğlu ise Abid Bey. Saraylı Abid Bey, şımarıkça tutturup neredeyse zorla evlendiği Belkıs Hanım’a gün yüzü göstermiyor, yapmadığı rezillik kalmıyor; karısına sevgilisini çekiştiren cinsten bir adam. Belkıs Hanım, günlüğünde ağırlıklı olarak yer alan bu evliliğin sorunlarından, dindar yönü ve kendini yok edercesine sevgiyi önemsemesiyle bir nebze olsun kurtulabiliyor. Abid Bey’in ölümü de varlığı gibi çileli bir süreç; Belkıs Hanım’ı doktorundan kıskanıyor ama yanlış hedefe kilitleniyor. Bir başka doktor delilerg ibi aşık oluyor Belkıs Hanım’a. Bu acayip kadın, allem edip kalem edip bu doktoru önce Avrupa’ya tahsile gönderip sonra da bir kısmet buluyor. Kitapta da göreceğiniz fotoğraflardan Belkıs Hanım’ın hiç de güzel olmadığını anlıyoruz. Mehmut Abud onu “…buğday tenliydi ama o zamanın modası diye belki, hep beyaz olmak isterdi. Aynaya bakmayı çok sever, sabahleyin kalkınca yüzünü görsün diye yastığın altında aynayla uyurdu hep. O yüzden hayatı boyunca tüy gibi ponponlarla Coty’nin Rachel pudrasını sürdü… Burnu tam Abud burnu; büyük, gösterişli… Çok komik ama çburnu düşük diye burnunu iple asardı” diye anlatıyor. Bir gün iki yabancı kadın aralarında Belkıs Hanım hakkında dedikodu yapıyorlar, diyorlar ki: “Çirkin ama ilahi bir mana var yüzünde”. Yahya Kemal onu gördüğünde iltifatlar yağdırıyor, bunu duyan kocası ünlü yazarı öldürmeye kalkıyor. Yıllar sonra Suat Derviş’in eşi Nizamettin Nazif, Belkıs Hanım’a methiyeler düzüyor: “Beni öyle alakadar ettiniz ki, cidden hanımefendi günlerdir refikamla sizden bahsettik. Tuhaf bir tipiniz var. Çok hoş bir tip, eski Mısırlı tipi. İnsanda bir çk ilham yaratıyorsunuz. Refikam Suat Derviş’e dedim ki görsen hemen yazarsın. İnsanda garip bir nostalji yaratıyor bu hanım. O da sizi çok merak eti.” Belkıs Hanım günlüğüne Nizamettin Nazif için “Hakikaten deli… bana adeta ilan-i aşk ediyordu” yazıyor. Bu kadarla da kalmıyor, adlı adınca lanetliyor bu adamı ve muhitini.
Melek Annem ve Ben’de iki güçlü şahsiyetin, birbirlerine ‘aşırı’ düşkün ana oğulun öyküsünü izliyorsunuz. Mehmet Abud geçirdiği bunalım dolayısıyla La Paix’ye kaldırılıyor. Belkıs Hanım’ın oğlunu ziyarete gittiğinde, birbirlerine kavuşma sahnesi “Ne bu! Greta Garbo ile Rudolph Valentino musunuz siz?” dedirtiyor Mashar Osman’a. Kitabın bir bölümünden sonra Mehmet Abud yaşamına geçiyoruz. Abud en çok müzisyen yönüyle tanınıyor. Bu kitapta ‘Artık Yeter: İtiraf Ediyorum’ bölümünden itibaren erkeklerden yana kullandığı cinsel tercihini ve yaşadığı büyük zorlukları anlatıyor. Abud eşcinselliğini kendine itiraf etmesini, annesinin durumla yüzleşmesini, aşağılanmalarını, kimi doktorların yok saymasını, kiminin ise yüreklendirmesini yalın bir dille aktarıyor.

Emine Çaykara yaptığı bu sözlü tarih çalışmasının önsözünde “Mehmet Abud, başka bir dönemden geçerek bugünlere gelmişti ve bugün sokağa çıktığında gördüğü yaşam ona yabancıydı” diyor. Siz de okuyunca göreceksiniz ki, bildiğiniz biyografilerden daha zengin ve şaşırtıcı.