Müge İplikçi

Radikal Kitap, 23 Mart 2001

Yalı duvarlarına hüzün sinmiş

1900’lerin hemen başlarında Fransız bir barondan satın alınmış ve 1980’de Salat yağlarının sahibine satılmış bir yalı. Bu yalıyla başlayan bir serüven var karşımızda. Bu serüven içerisinde rakik bir kadın şefik bir eli arayıp durur. 70’li yıllarda teessürle biten sonuna tanıklık ederiz bir kadının. Bu tanıklık, arada oğul Mehmet Abud’un sesi ve anılarıyla fasılalar halinde kesilir; sanki annesi Belkıs’ın hayat karşısındaki bahtsızlığını ve hüznünü yansıtan bir prizmadır Mehmet Abud’un anlatısı – en az Belkıs’ınki kadar hayal kırıklıklarıyla, sürprizlerle dolu. Bu iki ömrün özelindeki ve yalıdaki zamanın karşılığı aslında şudur: Evet, hayat karmakarışık… Abud yalısının gölgesinde büyüyen ikizler Semiha ile Seyfiye, Mehmed ve yalıdaki akrabaların diğer çocukları… Emine Çaykara’nın ressam, besteci ve yazar Mehmet Abud’la karşılıklı söyleşilerine Belkıs Abud’un güncesini ekleyerek oluşturduğu ‘Melek Annem ve Ben’ kitabı ile hayatın karışıklığını bir kez daha keşfederiz.

Bu karmaşanın bir ucu garden partiler, bir gramofon, deniz sefaları, deniz öncesi jimnastiği, o günlerin yeni yetmeleri tarafından ortak çıkarılan bir dergiye uzanır. Bir diğer uç ise mutsuzluklara demir atmıştır. Kitapta intiharlar vardır. Bir tür zehir olan süblime içmek, bunların başında gelir. Ardından aspirin içmek, ilerleyen yıllar içerisinde havagazı da seçenekler arasına girer. Ancak bu yöntemlerden hiçbiri süblime içmenin popülaritesine bir türlü erişemez. İntiharları hastalıklar izler. Verem ve emora (kanama) hastalıklarda başı çeker. İntiharları mutsuz izdivaçlar izler. Kitapta adı geçen hemen hiç kimsenin, özellikle de kadınların sevdikleriyle evlendikleri, aradıkları huzura ulaştıklarına rastlamayız. Zaten Belkıs Abud’un yaşamı da baştan sona mutsuz bir evliliğin öyküsüdür.

Tüm bu hengame içerisinde yalının odalarına sinen müzik, resim, Fransızca dersleri, mürebbiyeler deniz kokusuna; karşı kıyı Bebek’in hayali 60’lı yılların film çekim mekânı haline gelen dekorluğuna siner yalının. Abud Yalısı ‘Paşa’nın Kızı’ filmi için Filiz Akın, Kartal Tibet ve Önder Somer’e açar kapılarını. ‘Hep O Şarkı Vardı’ filminde Zeki Müren yalının bahçesinde, yüzünde terütaze bir gülümseme Atıf Yılmaz’ın kamerasına yürür. ‘Aşk-ı Memnu’nun unutulmaz Bihter’i Müjde Ar yalının koltuklarından birine oturuvermiştir. ‘Katır Tırnağı’ filminde Boğaz’dan esen poyraz Fatma Girik’in kısa saçlarını havalandırmaya yetmiştir.

Belkıs Abud ve Mehmet Abud’un sesinden satır aralarında ilerlerken o rüzgârın hem renk hem de rangarenk olan hayatların üzerinde hem bonkör hem cimri olduğunu görürüz. Belkıs sevmediği, sevemediği kocası Abid’ini aslında sevmiş midir? Mehmet için aşk, fallarda görünen ve aslında hep platonik olarak sevilecek o hayali yakışıklı erkek midir? Ablalardan Semiha 1975’te, Seyfiye 1978’de bu dünyadan mutsuz bir biçimde göçerken ruhlarındaki müziğin ritmine ayak uydurabilmişler midir? Abud yalısı bir hatıralar silsilesi midir yoksa Osmanlı, Cumhuriyet ve modernizm arasında gidip gelen muammalı bir gölge mi? Kadın, erkek, eşcinsel, zengin, fakir, kader ve değil, hepsini barındıran, soğuran, içeren iki ömür boyunca ama iki ömrü çoktan aşmış almaşık bir gölge.

Bir gölge olsa da, dün bugünün aslı değil midir? Ve dün orada öylece durur, özenle açılmayı bekler:
“Bu karanlık içinde deniz çırpınarak kitabesini uğulduyor: Bir gün bile kendim için yaşamadım.”(Belkıs Hanım’ın günlüğünden, sf 277)

Abud-Anne