İslam / Çatışma / Sorunlar / Fikirler

Tamara Sonn

Prof. TAMARA SONN: “TÜRKİYE’DE İSLAM RÖNESANSI YAŞANABİLİR

TEMPO Dergisi 12/1997

Tamara Sonn, tüm dünyada dinin önem kazanmasının nedeninin teknolojik ilerlemenin çok hızlı olmasına bağlıyor. İnsanların aşırı bireyci, maddiyatçı, sürekli rekabet izinde olmasının onları manevi değerlerden uzaklaştırdığını söylüyor. İslam dünyasında varolan sorunların çözümü içinse “bol bol tartışın, konferanslar düzenleyin, konuşmaktan kaçınmayın” diyor.

Prof. Tamara Sonn, ABD-South Florida Üniversitesi Dini Araştırmalar Bölümü Öğretim Üyesi. Sonn, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği “İslam ve Modernizm- Fazlur Rahman Tecrübesi” adlı uluslararası sempozyuma katılmıştı. Pakistanlı bir din alimi olan Fazlur Raman’ın görüşleri felsefisinin tanıtıldığı, tartışmaya açıldığı bu toplantı çok önemliydi. Çünkü hayatının son dönemine Chicago Üniversitesi’nde İslam üzerine ders vererek tamamlayan Prof. Fazlur Rahman yaşamı boyunca İslam’a getirdiği modernist yaklaşılma oldukça tepki almış ama çok önemli eserler ve açılımlar kazandırmıştı.
Sonn, Fazlur Rahman’ın ABD’de öğrencisi olmuş bir kişi. Bu yüzden onun felsefesini, yaklaşımını çok iyi biliyor. Fazlur Rahman’ın birçok kitabı Türkçe’ye çevrilmiş halde; Boğaziçi ve Selçuk Yayınları tarafından yayınlanmış. İslamın Kura’an’ı İslam dünyasının sorunlarını ve kendisine göre çözüm yollarını anlattığı yayınlarında Türklerin Müslümanlar arasında dinlerini en iyi anlayan halka olduğunu söylüyor.

1977 yılında (İslam) adlı kitabına yazdığı önsöze şöyle demiş:

Geleceği ilgilendiren köklü meselelerle saklambaç oyunu onamayıp, bu meseleleri hakkında karşılaştırmak için lüzumlu cesarete sahip olmak Türklerin ulusal karakterine yerleşmiş bir unsurdur. Muhammed İkbal’inde ümit ettiği gibi Türkiye’nin bir kez daha yeni ve semeri bir İslam Rönesans’ının onüçüncü olduğunu ispatlaması pekala mümkündür.

21. yüzyıl dinin tekrardan önem kazandığı yüzyıl olacak gibi gözüküyor. Bunun nedeni sizce ne? Siz, ABD’de yaşıyorsunuz burada da aynı; bu artış kapitalizm’in yada liberalizm’in çöküşünün sonucu olabilir mi?

TAMARA SONN. Bu bence evrensel bir olgu. Çin’de bile bu yönde bir hareket var; sosyal değerler önem kazanıyor. Bunun nedeni tek bir dini topluluk ya da kültürel grup değil bence. Ama ben bunu bir çöküş süreci olarak da almıyorum, bana göre endüstrileşme ve küreselleştirmenin dinamikleri birçok gelişmeyi belirliyor. Bireyler bu ilişkiler ağı içinde kendi yaşam tarzlarını, inançlarını, düşüncelerini koruyamıyorlar. Daha doğrusu bu yetkilerini yitiriyorlar. Çok hızlı bir teknolojik gelişim söz konusu…
Teknoloji, kurumlar, medya o kadar belirleyici ki insanlar bundan etkilenip bunların güdümüne giriyor. Herkes daha çok kazanmanın peşinde, ekonomik sistemler çok önemli. İnsanlar yaşamlarının kendi kontrollerinden çıktığını görüyor ve yeniden kontrolü ele geçirmek istiyorlar. Bunun için dini gruplara gidiyorlar. Aslında dini amaçlı bir eğilim değil bu. İnsani ilişkilerin arayışı içindeler. Benim dünyanın pek çok yerinden gelen öğrencim var.
Çoğu ABD’ye ekonomik amaçlarla gelmiş ve mültecilerin çocukları. İkinci kuşak çocuklar Batı’ya karşı; kendilerini Batı’nın kuşatması altında hissediyorlar; Batı onlara göre kapitalizm, maddiyatçılık, bireycilikle eşanlamlı. İlginç olan aynen bu yabancı çocuklar gibi akranları Amerikalı çocuklar da onlara aynı sıkıntılar içinde. Amerikalı çocuklar Batılı ama bireyi öne çıkaran değerler, maddiyat peşinde koşma onları da rahatsız ediyor. Sürekli rekabet içinde olmak yaşamlarında boşluk yaratıyor insanların. Sonra kendilerini yaşadıkları topluma ait hissetmiyorlar. Böylece dini gruplar önem kazanıyor.

Siz bir Hıristiyansınız ama Güney Florida’da İslam üzerine dersler veriyorsunuz. İslamı, İslam felsefesini çok iyi biliyorsunuz. Bugün, İslam dünyası aşırı dinci akımlar nedeniyle sıkıntı yaşıyor. Sizce İslam dini modern dünyayla uyum içinde olabilir mi?

SONN. Modernizm, biliyorsunuz ki 18. yüzyılda ortaya çıkmış bir düşünce akımının uzantısı olan ideoloji. Hıristiyan temelli kurumlaşmayı reddeden bir ideoloji. Hep akıl ve entellektüel olandan yana. Modernizm, dini reddetmeden aklı kullanmaya dayalıdır, o dönemden beri ideolojilerin yerini akıl aldı. Ancak bu, bireyin ruhsal gelişmelerini göz ardı ettiği anlamına gelmiyordu, her ikisi arasında bir etkileşim vardı ve çağa ayak uydurmak böyle mümkün oldu. İnsan kendisine yol gösteren üst düzey bir otoriteyi, tanrıyı reddetmeden aklını kullanarak günlük yaşamını sürdürebilir.
Ben, Fazlur Rahman’ın öğrencisi olma şansına eriştim. Hâlâ da onun yolunda gidiyorum. O çok özel birisiydi, onun görüşleriyle cevap vermek istiyorum. Aydın bir Müslüman olarak ne çağdaş dünyadan, ne de modern teknolojiden korkuyordu. Eğitimin çok önemli olduğunu, iyi bir İslami eğitimle modern dünyayla İslam’ın bir arada yaşayacağını söylüyordu. “Hiçbir şeyden korkmuyoruz, çünkü Allah var, inancımızın verdiği güçle aklımızı kullanarak her şeyi başarabiliriz” diyordu. İnsanlar Allah tarafından bir görevle, bir iş yükümlülüğüyle dünyaya getirildi; karşılıklı güven çok önemli. İnsanlar bu güven ve inançla sevginin, eşitliğin ve paylaşımın hakim olduğu yeni bir toplum kurabilirler. Bu insanın tüm hayatına yayılması gereken bir görev… Allah her insani eşit yaratmış ve kendisinden bir parçayı vermiş ona. Her bireye baktığınızda, doğadaki Allah’ın gücünü görüyorsunuz, her insan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olduğundan saygı duyulmalı. Herkese iyi ve adil davranmalı bu yüzden, ama bunun çok kolay olmadığını biliyoruz.

Sizce bugün Müslümanların önündeki en büyük engel nedir? İslam’ı tanımamak mı, anlamamak mı, özünden uzaklaşılmış yorumlar yapmak mı?

SONN: Ben yine hocamın, Fazlur Rahman’ın yorumuyla açıklayacağım. İnanç ortodoksiye havale edildiğinde bozulma başladı. Fazlur Rahman’ın çok şahsi bir vizyonu vardı ve bu Kur’an’a dayalıydı; Kur’an’da Allah insanlara her şeyi söylemiş, doğru yolu göstermişti. Kur’an’a dönüldüğünde ortodoksinin ortaya çıkardığı yorumların kalkacağını belirtiyordu. Herkes gönülden inanarak kendi kendilerine Kur’an-ı okuyup anlamaya çalışmalıydı. Tüm insanlara seslenen bir kitap Kur’an ve İslam aracıya ihtiyaç duyulmayan bir din. Ne oldu? İslam’da ortodoksi çok erken gelişti; Sünni, Caferi, Şii okullarından sonra oldu bu. İnsanlar kendi akıl süzgeçleriyle Kur’an-ı anlamadan başka yerlere saptılar. Kur’an-ı anlamak yerine, Kur’an’ın ve hadislerin yorumları önem kazandı. Yanlış yorumlar yapıldı Sünni ve Şii islamıyla ilgili. Oysa İslam’da kişi Tanrı katında sorumlu bir varlıktır. Sorumluluk sadece ona yüklenmiştir ve bu ahlaki bir anlamı da ona “takvâ” kelimesiyle açıklanmıştır. Takvâ, fikri ve ahlaki bir dinamizmi ifade eder; bu dinamizm, hükümlerin aşkın bir kaynağının bulunduğunu işaret eder ve bu kaynak Allah’tır. Kişi, bu hükümlerle ilgili kuralları kendi nefsinde bulup ortaya çıkarmalıdır. Ancak insanlar toplum için konulmuş kuralları tespitte hata yapabilir, bu yüzden insan türünün ortak hikmetine bel bağlamalıdır. İslam dini birilerinin tekeline geçerek siyasi amaçlarla kullanıldı, özünden uzaklaştırıldı. Kur’an yerine İslam’a ait olmayan bir gözlüğün ardından olaylara bakılmaya başladılar.

Fazlur Rahman, İslam ve Modernizm kitabında Türk İslamı’ndan bahsediyor. Ve Türklerin doğru yolda olduğundan sözediyor. Siz ne düşünüyorsunuz Türk İslamı hakkında?

SONN. Evet, Türklerin İslam’ı iyi anladığını ve doğru yolda olduklarını söylüyordu. Kurumlar ve düzen önemli, Türkiye laik bir ülke ve insanlar özgür. Yanlış anlaşılmaların ancak iyi bir İslami eğitimle düzeleceğini ve belki bunu yapacak ülkenin Türkiye olduğunu düşünüyordu. Türkiye’nin Batı kültürü hakkında oldukça yakın, sistemli ve uzun tecrübesinin bulunması, bir bakıma İslam’ı yeniden keşfetmekte olması açısından bir İslam Rönesansı yaşanabilirdi. Fazlur Rahman, bugüne İslami açıdan bakardı ve İslam’da bugüne yönelik pek çok açılımın olduğunu söylerdi. Kültürel değişimlere, dinamiklere uyum sağlayabilir İslam.
Rahman’a göre Türkiye İslami eğitim açısından umut veren bir ülke. Yenilikçi, aydınlık insanlar var. Başkalarının müdahalesi olmadan, İslami kaynaklara ulaşmak mümkündü bu ülkede.

Müslümanların bugünkü durumuna baktığınızda umutlu musunuz? Sorunlarını çözebilecekler mi?

SONN. Ben iyimserim. Konferanslar, sempozyumlar çok önemli. Müslümanlar her zaman tartışmaya açık olmalı. Fazlur Rahman’ın görüşü de sürekli konuşmaktan yanaydı. O, her tip yorumu eleştiriyordu. Çünkü yorumu yapanlar insan. Her insanin kendisinin yorumu yapması gerektiğini düşünüyordu. İslam herkese, bütün insanlığa inmiş bir din.

Şenlikoğlu jpg

EMİNE ŞENLİKOĞLU:
İSLAMİ KESİMDE DE KADINA ZERRE KADAR HAK YOK!

TEMPO Dergisi 8/1997
F: ÇAĞRI KILIÇÇI

İslam, özünde sevgi, barış, insan haklarına dayalı, hoşgörüyü bir din. Baktığınızda bugün bambaşka bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz; sıkı yasaklar getiren, kuralların hakimiyetinde bir din. Sizce bunun nedeni nedir?

EMİNE ŞENLİKOĞLU. Birincisi, emperyalist güçler kendi saltanatlarının sadece İslam’la ellerinden gideceklerini biliyorlar. Her şey dönüp dolaşıp çıkara dayanıyor. Onun için korkuyorlar İslam’dan. Çünkü İslam emperyalist değildir. Ve İslam düşmana dahi –eğer düşman silahlı eyleme müracaat etmemişse- yaşama hakkı veren, onun açlığına dahi seyirci kalmamayı emreden bir din, ama onlar bu yönüyle anlamak istemiyorlar. Devamlı Osmanlı’nın yaptıklarını örnek veriyorlar. Osmanlı’nın kendisi bizatihi İslam dini demek değildir. Müslümandılar, İslam’ın bir kısmını uyguluyorlardı.
Din çatışması da değil bu, sadece çıkar çatışması. Ben, eskiden, araştırma yapmadan önce, Hıristiyanlar, Yahudiler, İslam’ın ilerlemesini kıskanıyor sanırdım. Avrupa’da papazlarla görüştüm, bu konuda çalışmalar yaptım ve tüm bunların çıkara dayandığını gördüm.

Peki Müslümanlar’ın hiç hataları yok mu?

ŞENLİKLOĞLU. Çok hatası var, en büyük hata Müslümanlar’ın. Müslümanlar, gerçek Müslüman olsaydı, bunların hiçbiri olmazdı; kimse İslam’a iftira edemez, yeryüzünde bugün yapılanlar yapılamazdı. Müslümanlar’da çok büyük suç var.

Ne gibi?

ŞENLİKOĞLU. Bir kere en büyük suçları, İslam medeniyetini tanımadan başka medeniyetlere alternatif olduğunu söylemeleri. Maalesef bir çok Müslüman böyle, istisnalar var ama…

Cehalet hakim yani.

ŞENLİKOĞLU. Gayet tabii, cehalet var. Sadece cehalet de değil.

Dini yanlış anlama yok mu?

ŞENLİKOĞLU. Var, tabii. Yalnız cehalet değil suç, tembellik de suç. Bilir ama uygulamaz, bilir ama vurdumduymazdır, birçoğu da böyle.

Bana göre, gereğini yapmadıkları için dünyanın en suçlu insanları Müslümanlardır. Bakıyorsunuz, Müslümanlığa taban tabana zıt işler yapıyor. Sokağa tükürebiliyor, ben sokağa tükürene Müslüman diyemem ki. Ne vahşet bir şey. Çocuklarını dövüyor mesela yol ortasında; tutup yere çarpıyor. Bu insan kendini parçalasa, ben bunun ne Müslümanlığı’na, ne de İslami bilgisi olduğuna inanırım. Cehalet alıp başını gidiyor.

İslami kimlikle kabul de görüyorlar gibi ama, ses çıkarılmıyor…

ŞENLİKOĞLU. Bütün bunların sebebi Müslümanlar’ın her yerde başka bir emperyalistle karşılaşmış olması. Gerçi karşılaşmasaydı, kendini ezdirmeseydi denebilir. Türkiye çok şaşkın bir evre geçirdi. Kur’an-ı Kerim’den, dini kitaplara kadar her şey saklanmış, yasaklanmış, ancak hurafe dolu kitaplar serbestti. Mesela Muhammediye gibi, Kara Davud gibi. Bunlar serbest, bilinçli İslam’ı anlatan yoktu. Bir devre bu yasak devam etti. Müslümanlar ne yaptı? Dinlerini bu hurafe kitaplarından öğrendi. Benim tespitim böyle.

Hangi dönem bu, ben böyle bir dönem bilmiyorum.

ŞENLİKOĞLU. Harf devrimi’yle başladı bu dönem, yıllarca devam etti. İnkilap bahane edilerek gerçek manada bir zulüm yaşandı. Atatürk biliyor ya da bilmiyordu, bunu bilemem. Yıllarca tahsil yaptım, baktım, “Din böyle olmamalı” dedim. Şüphelendim, mesela diyor ki bir yerde, “Peygamber efendimiz dedi ki, “Karınıza sorun, ne söylerse tersini yapın”. Dedim ki mümkün değil. Kaynağına baktım, temeline inince uydurma olduğunu gördüm. İhya-i Ulumiddin’de de var bu: “Çocuk doğuramayan kadından evin bir köşesindeki hasır ya da kilim daha hayırlıdır”. O kadar korkunç bir şey ki bu. Güya Peygamber söylemiş. Ne tuhaf bu dedim, Hz. Ayşe’nin de çocuğu olmamıştı. Uğursuz mu? Kaldı ki İslam inancına göre kişide ya da eşyada uğursuzluk yoktur. O zaman anlamadım, ben hurafeleri öğreniyorum, dedim. Bunun suçlularından birisi rejim; rejim karma bir din istedi, İslam’ın tanınmasını istemedi. Kendi ideolojisi tutmayacaktı, çünkü İslam bilinseydi.

Türkiye’deki Müslüman kesimin çoğu başka Müslüman ülkelerini örnek alıyor sanki. Kur’an-ı Kerim’e başvurmadan, etkilenmelerle başka bir şey yaşıyor gibi.

ŞENLİKOĞLU. Ben Türkiye’nin yazarlarına, aydınlarına, araştırmacı geçinenlerine, buradan onların haline bakıp gülüyorum. Hiç bilmeden yazıyorlar. Türkiye, bir ülkeyi örnek almıyor, beğenmiyor çünkü. Suudi Arabistan şeriatla yönetilmiyor bir kere. Birkaç hükmü yapılıyor; yanlış yapılıyor. Bir kere dünyada İslam devleti yok, biraz İran var. Bize göre eksikleri var İran’ında.

İslam’da zaten bir devlet biçimi belirtilmemiş? Demokrasi’yle çok bağdaşır bir din değil mi?

ŞENLİKOĞLU. Seçme ve seçilme yönünden demokrasi İslam’a benzer aslında.

Hz. Muhammed bile 6-7 kere şur’aya, seçime gitmiş.

ŞENLİKOĞLU. Evet, dehşet bir olay. Uhud Savayı’nda “Medine’den dışarı çıkalım mı, çıkmayalım mı” diyorlar. Düşman geliyor. Peygamber efendimiz “Çıkmayalım” diyor. Şur’a “Çıkalım” kararını veriyor. Efendimiz hoşlanmıyor, o zaman “Resulullah, sen kararı vermedin, gelin sizin dediğinizi yapalım” diyorlar. Peygamber efendimiz, “Hayır, şur’a kararı bozulmaz” diyor. İstişareye bu kadar önem veriyor. Demokrasi demek ne demek? Bunu bir kere bilmiyoruz. Demokrasi eğer seçme, seçilme ise tamam İslam’da bu hakkı veriyor. Yok eğer demokrasi seçen ve seçilen kişi iktidara geldiğinde bir yönetim şekli veriyorsa bilelim onu. Bu demokrasiyi savunanların elinde laiklik olmasaydı, ne yapacaklardı?
Gelin, birbirimize karşı olan fikir ayrılığımızı, medenice aktaralım halka. Bu arada dengemizi koruyalım, senin fikrin benimkini ezecektir. Benimki yüceyse seninkini ezecektir, çırpınma. Bu ülkeye bir şeyler yapmak lazım. Herkesin aklı başında düşünmesi lazım, sen beni konuşturmuyorsun, ben seni. Nereye gidiyoruz böyle?

yobazlar

Şiddete eğilim var bu arada. En son Sincan olayıyla gündeme geldi, gördük.

ŞENLİKOĞLU. O genç için herkese niye saldırıyorsunuz. Bir az mı dayaklar yedik? Biz niye size saldırmadık? Sokakta ben kaç kere çarşafım yüzünden yumruk yemişimdir. Birisi bana “köktendinci” diye hakaret edip vurursa, bunda herkes mi sorumlu olacak?

Son tarikatlar olayında burada değildiniz, ama neler yaşandığını biliyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz?

ŞENLİKOĞLU. Biz çok öğretmenler biliyoruz, öğrencilerine tecavüz edip hamile bırakan. Hiç kimse demedi ki bu okul kapansın sıra birkaç sahtekarın yaptığına gelince “Tekkeler kapansın” deniyor. Bu adam zaten sahtekarmış, tekkeyi kullanıyor. Tekke onu sahtekarlaştırmıyor ki.

Ama öğretmen-öğrenci örneği başka bir şey.

ŞENLİKOĞLU. Olur mu? Öğrencilerden aldığı rüşvetle köşeyi dönen, daireler alan öğretmenler var.

Rüşvetçi öğretmenler var evet, ama her biriyle ilişki kurmuyor öğretmenler. Oysa tekkeyi, dini kullanıyor. Dini bilmediği halde insanlara yol gösteriyor, akıllarını kaybedenler, bunalıma girenler oluyor.

ŞENLİKOĞLU. Tabii, bu dinin değil, o şahsın sahtekarlığını gösteriyor. Bunun bedeli niye dine kesiliyor?

Dine kesilmiyor ki…

ŞENLİKOĞLU. Niye bana kesiliyor.

Türkiye’de bu tür çok sahte tarikatlar var mı?

ŞENLİKOĞLU. Hiç yoksa 90 ya da 100 tane var.

Tarikatlar değil, düzgün tarikatı kullanan sahte şeyhler bunlar. En fazla 100 civarındadır. Halen küçük çapta kimisi devam ediyor. İçlerinde öyleleri var ki, “Siz artık namaz kılmayın, sizin namazınızı ben kılıyorum” diyor. Ben ama sahte şeyhlere kızmıyorum, halka kızıyorum.

Bir şeyler yapıyor musunuz bunlara karşı?

ŞENLİKOĞLU. Gayet tabii, yazıyorum, uzak durun diyorum. Doğru şeyhler de var; öyle insanlar var ki Mahmut Usta Osmanoğlu örneğin, yirmi yıl felçli karısına rağmen üstüne evlenmemiştir. “Evlenmeyin, adaleti sağlayamazsınız” diyor Allah tavsiyesinde, bir de ben hastayken hanımının on yattığı yerde niye üzeyim diyor. Dürüst şeyhler olmasaydı İslam bugüne gelebilir miydi? Sevindirici yanı, sahtekarların uzun ömürlü olamaması. İslam’a ihanet edenler bir müddet sonra dökülüyor.

Siz bir tarikata devam ediyor musunuz?

ŞENLİKOĞLU. Gittiğim tarikatlar var. Sohbetlerine ya da bilgi almak için giderim.

Tarikat eğitimine girme değil yani?

ŞENLİKOĞLU. Girdim, eğitimine de girdim.

Faydasını gördünüz mü?

ŞENLİKOĞLU. Çok faydasını gördüm. Çok hüsrana da uğradığım yönler oldu, pek bu konuya girmek istemiyorum.

Kadın, İslam’da en çok ezilen taraf konumunda. Bazı kesimler, İslam’ı kadını eve kapamak gibi görüyor. Siz İslami kesimde de aykırı bir kadınsınız. Kadınlar hakkında düşünceleriniz neler?

ŞENLİKOĞLU. Ben bir kitap yazıyorum. Adı, “Kadınları kadınlar da eziyor”. Kadınların ezilme olayı ya da erkeklerin farklı bir hayat yaşama sebebini biz hep erkeklere malettik. Sonra dikkatimi çekti, ağlayan kadınların arkasında hep ağlatan bir başka kadın var; kocası onu elde etmiş ya da o kocasını elde etmiş. Yetiştirme tarzı önemli, erkekleri kadınlar yetiştiriyor. İslam, uygulandığı zaman kadın böyle zulüm görmez, İslam’ı yaşıyoruz adı altında başka şeyler yaşanıyor. Ben kadın erkek bir olmuş, kadını eziyor diye düşünüyorum.

Kadınların pasif durumda olması erkeklerin işine geliyor gibi…

ŞENLİKOĞLU. İşine de geliyor, ben okuyucularıma şöyle seslenmişimdir:

“Feministler gibi her şeye başkaldırmayın, köleler gibi her şeye de baş eğmeyin.” İslam bize bir kıstas vermiş. Hz. Ömer’e kadın başkaldırıyor, hovalar bunu överek kürsüden anlatıyor. Peki hoca haksızlık yaptığında ben başkaldırdığımda “Vay ne zalim kadın utanmıyor” deniyor. Aynı hoca anlatmıyor mu Hz. Ömer’e başkaldırdığını kadının?

rp

Yani o dönemden geriyiz şu anda.

ŞENLİKOĞLU. Tabii, çok geriyiz ve kadına zerre kadar hak yok. Ben birkaç kere TV’ye çıkıyorum kıyamet koparıyorlar. Sen niye kadın halinle çıkıyorsun diye mesela.

Müslüman kesim söylüyor bunu tabii.

ŞENLİKOĞLU. Gayet tabii. Düşünün Abdurrahman Dilipak yerine ben onun kadar görünseydim beni dinsiz ilan ederlerdi. Nereden geliyor bu? Kadın düzgün bir iş yapamaz, onları rezil edebilir korkusundan. Bu halktan gelmiyor, belirli kişilerden geliyor. Erkekte aynı korkuyu yaşamıyor, yanlış yapmaz diye. Bu acı ve gerçek bir tablo. Ben kadını sömürme konusunun İslami kesimde de öteki kesimde de olduğunu söylüyorum. Kötü bir şeyi saklamakla gizleyemezsiniz diyorum.

Düşünmek, aklını kullanmak en çok övülen şeyler değil mi Kur’an-ı Kerim’de?
ŞENLİKOĞLU. Maalesef, bunlar çarpıtılıyor sonra da İslam en üstün medeniyet deniyor. Kardeşim sen göstermiyorsun ki en güzel medeniyet olduğunu. Uygulayanlar gösterir. Çalışmayan, okumayan tembel insanda nasıl görünür İslam medeniyeti.

RP hakkında ne düşünüyorsunuz?

ŞENLİKOĞLU. Ben öncelikle RP’nin affa müsait mahkumlar için bir af istiyordum, bu olmadı. Şikayetim var. İsrail’le yapılan anlaşmadan ötürü ben Filistinli kardeşlerimden utanıyorum. Elinden geleni yapıyor sanıyorum bazı konularda umulmadık güzellikleri gösterecek. Çok fazla müdahale ediliyor. Cumhuriyet döneminde ilk defa denk bütçe çıktı. Sevmediğim yanları var biri; yaygaracılara bakarak hemen Belediye Başkanı’nı görevden aldılar Sincan’da. Bir Belediye Başkanı devletin kölesi olarak onun gibi mi düşünmeli?

Belediye Başkanı’nın sorumlulukları var ama, halkı galeyana getirmek sorumluluğu içinde değil. Yahudi düşmanlığı körükleniyordu orada.

ŞENLİKOĞLU. Filistinli’lerin topraklarını almışlar kardeşim, ne yapılsın? Ben tahrik edici bulmadım gösteriyi.

Aman yapmayın, daha ne olsun? Üstelik İslam’da düşmanlık yüreklendirilmiyor, biliyorsunuz.

ŞENLİKOĞLU. Evet, ama orada ezilen bir topluluk var, onlar kardeşlerimiz. Biliyorsunuz, mahkemesiz, hukuka aykırı aldılar hemen. Terörün olmadığı yerde insanların boşalmaya ihtiyacı vardır. Türkiye’de aydın kesimin yobazı, laik kesimin yobazı, İslami kesimin yobazı, bu ülkeyi mutsuz yapmaya götürüyor.

Prof. Dr. MEHMET AYDIN:

DİNİ ZORLA DAYATAN MÜRTECİDİR”

TEMPO Dergisi 27/1997

Prof. Aydın “Saltanatı savunursam irticadır. Devleti ekonomik hayatın merkezinde tutma da irticadır. Türkiye’de halk kitlelerinin yaşadığı dini hayatı eleştirebilir, çağdaş bulmayabilirsiniz ama bu irtica değildir” diyerek irticanın farklı biçimlerini anlatıyor.

AYDIN

İrticayı tanımlar mısınız?

PROF. MEHMET AYDIN. İrtica, sosyal bir hareketi dile getirdiği için tanımlanması çok kolay değil. Türkiye’de dinle ilgili kullandığımız terimler karmakarışık, geçen yıl köktendincilikten bahsederdik, o gitti. Bakınız kavramlar ne kadar hassas. Her gün kullandığınız, bir şeyi ifade ettiğine inandığınız bir kavram seyahat ediyor ve onun yerine daha alışageldiniz klasik bir kavram, irtica geliyor. Türk toplum hayatında, medyasında bazı şeylerin ne kadar kısa süreli anlatmak için söyledim bunları. İrtica, Arapça bir kelime. En yakın karşılığı gericilik. Yani tarihte olmuş bitmiş veya yer almış bir düşünceyi, yine geçmişte ortaya çıkmış bir uygulamayı, anlayışı, ideolojiyi, pek de yararlı olacağına inanılmamasına rağmen bugüne getirmek ve bugün çeşitli yollarla yerleştirmeye çalışma. Geniş tasvirlerden biri bu.

Birkaç örnek verirsek…

AYDIN. Mesela saltanatı savunursam bu irticadır. Geçmişte olduğundan değil, çünkü geçmişte olup da savunduğum bir sürü şey var. Medine toplumu da geçmişte olmuş, ama ben bugün peygamberin Medine’deki hayatından örnekler çıkarılabileceğine inanıyorum. Kuvayı Milliye ruhu benim için çok önemli, yani vatana, millete o haleti ruhiye içinde bağlı olma, benim için büyük değer. Ben çocuğuma bu ruhu aşılamaya çalışıyorsam gericilik yapmıyor, değerli olan bir şeyi bugüne getirip onun bilinip yaşanmasını istiyorum. Geçmişte olan bir şeyi sevmek, bugüne getirmek kendi başına gericilik değildir.

Gericilik olması için neleri içermesi lazım?

AYDIN. En azından toplumun belirli bir kesimim onun artık yararlı olmayacağı inancına sahip olması lazım. Tarihin akışı içinde toplulukların bir dizi kazanımları vardır, geriye gitmek toplumun yararına olmaz. Saltanat örneğini verdim; orada bir kişinin yönetimi var, egemenlik milletindir inanışı önemli bir kazanımdır. İrtica kelimesini geriye gitme anlamında anlarsak bizim literatürümüze girmiş siyasi irtica vardır, fikri irtica vardır. İrticanın olması için adeta bir sosyal proje olarak dayatılması da lazımdır. Mesela belli bir Marksist anlayışı bugüne getirmeye çalışan insanın tutumu da irticadır. Bana sorarsınız, devleti ekonomik hayatın merkezinde tutma de bir irticadır.

Türkiye’de dini irtica tehlikesi var mı sizce?
AYDIN. Yaygın söylemden biraz farklı düşünüyorum. Türkiye’de modası geçmiş, bugüne fayda getirmeyeceğine inandığım din anlayışları ve yorumları vardır.

Geleneksel anlayışları mı kastediyorsunuz?

AYDIN. Hayır. Geleneksel olanın çoğunun irticayla ilgisi yoktur. Türkiye’de halk kitlerinin yaşadığı bir dini hayat vardır, bu hayat aslında irtica değildir. Eleştirebilir, çağdaş bulmayabilirsiniz ama her çağdaş olmayan irtica olmaz. Madem irtica bir tehlike, evvela tehlikenin belirlenmesi lazım. Bir kelimeyi çok kullanırsanız anlamı buharlaşır. Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından biri de bu. Eğer gazetelere yansıyan bilgiler doğruysa neredeyse Türkiye’nin ekonomik hayatının önemli bir kısmının bile irtica içinde olduğunu söylüyoruz. Gideceksiniz, falan fabrikatöre, kuyunun temizliğini 1500 sene öncekinin bilgileriyle yapılıyorsa bu adam mürtecidir. Bilimsel yöntemleri kullanıyorsa, verimlilikte rasyonellik peşindeyse evvela kendi iktisadi hayatında rasyonel bir adamdır. Bu adam bir yerde İmam Hatip Lisesi (İHL) açarsa ona mürteci diyemezsiniz, bu toplum da dedirtmez zaten.

İrticanın tanımının doğru yapılmadığını ve gerçek anlamının dışında bir genişlemenin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz yani…

AYDIN. Türkiye’de şu anda her şeyin enflasyonu var, irtica’nin yanlış anlaşılmasıyla da, tutup da şu mürtecidir deme şansınız elinizden kaçtı. Bu ölçüde bir genişleme olmasa mürteci tipini tanımanız kolay olurdu. Bir örnek vereyim, bir insan, İslam adına siyasi hayatta saltanat en iyi rejim ben bunu getirmek için zorlama dahil her şeyi göze alıyorum diyorsa dini siyasete alet ediyordu ve bu irticadır. Bir adam, halk egemenliği din anlayışıyla çatışır, derse ben bunda da irtica görürüm. Çünkü bir toplum Müslüman olacaksa bile buna toplumun kendisi karar vermesi lazım. Milli hakimiyet fikrine karşı çıkmayı irtica olarak görüyorum.

Müslümanlığı size biri zorla dayatıyorsa o kişi mürtecidir. Dinin, insan hayatının neresinde yer alacağı kendisine bağlıdır. Din birtakım buyruklarla çıkabilir, ama o buyrukları kendi hayatına uygulayacak olan sizsiniz…

ilahiyat

Oldukça yaygın bir şekilde irtica var o zaman Türkiye’de…

AYDIN. Evet, dini irtica bu geniş yelpazenin sadece bir dilimidir. Türkiye’de bir fikre saplanıp onun dışında hakikat görmeme her yerde yaygındır. 20 sene önceye gidersek, büyük bir irticai hareketin olduğunu görüyorum. Üniversite yıllarımda Marks’ın ve Lenin’in tartışılmasına, haklarında konuşulmaya bile izin verilmezdi. Onlar büyük ustalardı, konuşamazdınız. Bu tipik bir irticadır.
Bugün birisi çıkıp dini bakımdan kız çocuklarının okuması caiz değildir derse, bu tipik irticai bir anlayıştır. Hanımların çalışması, üretime katılması, neye kabiliyeti varsa –ressam, siyasetse- kabiliyetlerini gerçekleştirme, üreten bir birey olmasına kim karşı çıkıyorsa o mürtecidir.
Birileri İslam’ı, Kur’an’ı, peygamberin hayatını kullanarak hâlâ bu topluma getirmeye çalışıyorsa irticai faaliyettir bu.

Sizce Türkiye’de din adına yapılan en önemli yanlışlar neler? Bilgi eksikliği mi, eğitim eksikliği mi, yanlış politikalar mı?

AYDIN. Türkiye’de dini hayat çok canlı. Belki en büyük sıkıntı ilginin bilginin çok önünde olması. Gençlerin camiye gitmesi, okulların açılması olumlu, bundan şikayetçi olanların olması olumsuz, aslında şikayetçi olanlar da dinle yatıp dinle kalkıyor. İlgiyi rasyonel hale getirecek bilgi yok. Bu her iki kesim için geçerli; mesela halkı dini açıdan aydınlatma çabası yeterli değil, yazdığımız kitaplarda çağ için uygun, tutarlı bir düşünceye sahip faaliyet içinde değiliz. Öbür tarafın, olumsuz anlamda dinle ilgilenenlerin bilgi düzeyi utandırıcıdır. Ve bizi Batı’dan ayıran en önemli özelliklerinden biri de budur. Batı’da fikren dinle yüzyıl filozoflarından Bertrand Russel gibi. Russel’ın ‘Niçin Hıristiyan Değilim’ kitabında nasıl derin bir Hıristiyan bilgisine sahip olduğunu görürsünüz. Bugüne kadar dinle yakından ilgilenip de aynı zamanda dinsiz olan hemen hemen hiç görmedim.
Biraz da belki çizmeyi aşarak söylüyorum: Türkiye’de Turan Dursun gibi birkaç kişiyi saymazsanız dine muhalif olup da yeterince dini bilgiye sahip kimse görmedim ben. Turan Dursun da müftülükten geliyordu. Dine hücum ederken o da benim bugün savunduğum dine hücum etmiyordu.

Bir bilgi sorunu var yani…

AYDIN. İki açıdan. Bir kere Türkiye’yi bilmiyoruz. Bence Türkiye’nin irtica hakkındaki konuşması hisse dayanan, bilgi içermeyen bir söylemdir. Mesela İHL ile ilgili, mezun olanlar siyasal bilimlere giriyorlar diyoruz. Bir partinin kapatılma gerekçesi içerisinde İHL’lerin ve İlahiyat Fakülteleri’nin sayılarının artması ibaresi de geçiyor. Utanç verici… Niye? Önce bazı şeyleri ortaya koymalısınız, İHL mezunları arasından kaç kişi irticai faaliyete katılmış. İHL mezunu olup da şu kadar insan kaymakam oldu, şu kadar kaymakam devletin laiklik ilkesine karşı konuşma yaptı vb… bunları ortaya dökmezseniz ben niye inanayım?

Ben bunları kapatacağım demekle olmaz. Bu ülke böyle gitmez. Sana ne, gidiyor diyebilirler. Dindarlık açısından mesela, imanometre yok elimizde, acaba laik mesleklerde çalışanlar arasında araştırma yapılsa yirmi İHL mezunu ile yirmi lise mezununu bir araya getirsem, hangisini dindarlığı daha fazla diye baksak. Ben bu işin ilmini yapan bir hoca olarak bunun cevabını bilmiyorum. Siyasi partilere sakın, partiler içinde dinle ilişki içinde olanların çoğu mühendis ya da doktordur. İHL’lerin hiç katkısı yoktur. Türkiye’de MSP, RP hareketine mütedeyyin mühendisler hareketi reseniz daha doğru. Bunu Türkiye’nin probleminin bilgi problemi olduğunu belirtmek için söylüyorum. Tarikatlarla ilgili bir şeyler sözlerseniz temeli olmaz. Nakşiliğin, Kadiriliğin, Nurculuğun gücü nedir, Türkiye’de din siyaset ilişkisi nasıldır, bunlarla ilgili elinizde somut bilgiler yoksa söylenenlerin büyük kısmı tahmin, çoğu zaman da iftiradır.

killing

Devletin bile ciddi bilgi eksikliği var o zaman…

AYDIN. Bence dinle ilgili konularda devlet bile yeterince bilgiye sahip değil o zaman o bilgi eksikliği ister istemez tedbirde de kendini ortaya koyuyor, hiç yerine bazen insanları incitebiliyor, kesimleri birbirine kem gözle bakar hale getirebiliyoruz.

Sosyal problemleri çözemiyoruz, çünkü çözmek için önce sağlam bilgiye, sonra rahat düşünmeye, aklımızı öne çıkarmaya, demokrat olmaktan korkmamaya ihtiyacımız var. Şunu da kabul etmek zorundayız: Bundan sonra toplumu ikna etmenin dışında başka hiçbir yol yok, kimse bugün zorla kabul ettirdiği şeyin ilanihaye devam edeceğine inanmasın.

Bununla neyi kastediyorsunuz?

AYDIN. Diyelim ki. İHL’lerle ilgili düzenleme yapacaksınız, toplumu ikna etmek zorundasınız, çünkü bu 15 milyonu doğrudan ilgilendiriyor; 8 yıllık kesintisiz temel eğitim bu çocuklar için daha iyi, diyeceksiniz, çünkü o temel eğitimde şunları şunları alacaklar, üzerine kurulacak bir meslek eğitimi çok daha yararlı olacak. Bunlar için şura’lar, televizyon programları tertip edeceksiniz, toplumun güvenini kazanmış insanları konuşturacaksınız. Ben bunları kapatırım demek doğru değil.

Bu sert bir babanın çocuğuyla ilişkisine benziyor; sürekli dövmesi, en ufak bir şeyde aşağılanması gibi…
AYDIN. Çok doğru, çocuğu dövmek de çocuğa çok konuşmak da arsız eder. Şimdi dövmüyor, ama çok dırdır ediyor. Çok konuştuğunuzda, irtica irtica dediğinizde içi boşalıyor. İrticayla ilgili bizim politikamız taa başından yanlış.

Nasıl yani?

AYDIN. Bir tek İlahiyat Fakültesi varken de aynı argümanı kullanıyorlardı. Ankara İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını biz irticaya verilmiş bir taviz olarak 30 sene çocuklarımıza öğrettik. 1949’da, Şemsettin Günaltay başbakan, İnönü Cumhurbaşkanıyken açılmış AÜ İlahiyat Fakültesi. Açın o zamanın kitaplarını görürsünüz, şimdi son derece etkin duruma gelen insanlarımıza o yıllarda öğrenciyken bu fakültenin açılışını irticaya taviz diye okuttuk. Biz Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ni kapattığımızda, Avrupa’daki İlahiyat fakültelerinin sayıları mevcut üniversitelerin ortalama sayısının yarısı kadardı. Sadece Londra Üniversitesi’nde 9 tane anlı şanlı İslamiyet’le ilgilenen profesörleri vardı. Bilimden, tefekkürden korkmanın anlamı yok. Ankara İlahiyat’tan ben 1966’da mezun oldum, Kur’an dersi görmedik biz; felsefe merkezli bir fakülteydi, onun için ben felsefeci oldum. Felsefe, sanat tarihi, sosyoloji ağırlıklı bir fakültenin açılmasını bile biz irticaya taviz diye yorumluyoruz.

Ne olduğunu bilmeden…

AYDIN. Yahut da peşin hükümle. Türkiye’de birilerinin kafasında bir din var. Onun dışına çıktığınızda bu irtica oluyor.

Viyana

INGMAR KARLSSON: “GETTO İSLAMINI HOŞGÖRÜ İSLAMINA DÖNÜŞTÜRMELİYİZ ”
TEMPO Dergisi 1997

Eski diplomat Karlsson, Avrupalıların Müslümanları dışlamasının onları gettolara ittiği ve böylece aşırı dincilerin kendilerin rahatça yandaş bulduklarını söylüyor. Ekonomik sorunlar çözülmedikçe şiddet, aşırı uçlara yönelme artacak diyor. Bir de laik fundamantalistlerden dert yanıyor…

Avrupa’da, son yıllarda İslam’ın bir sorun haline geldiğini görüyoruz. Özellikle aşırı dincilerin yarattığı bu sorun sizce Avrupalıların tutumundan mı yoksa İslamcılığın yükselişinden mi kaynaklanıyor?

INGMAR KARLSSON. Bence sorunlar ülkelere göre farklılık gösteriyor. Örneğin İsveç’te 200 bin Müslüman yaşıyor. Yani İslam dini Fransa’daki gibi ikinci büyük din değil. İngiltere’deki gibi çok büyük Müslüman nüfus da yok İsveç’te. O yüzden şimdilik bizim yaşadığımız sorunlar bu ülkelere kıyasla daha az. Bence sorun, kitabımda da anlattığım gibi, Müslümanların dışlanmasından kaynaklanıyor. İnsanlar dışlandıkça gettolarda, kapalı bir ortam d, içlerine kapanarak yaşıyorlar. Kendilerini bizim toplumumuzun dışında hissediyorlar ve doğal olarak radikal İslam’a ya da radikal gruplara yöneliyorlar. Bunu, kendileri için bir tür çıkış yolu olarak görüyorlar.

Yabancı ülkelerdeki Müslümanların, yaşadıkları topluma entegre olmalarını sağlamak için neler yapılması gerekiyor sizce?

KARLSSON. Müslümanlar Avrupa’da yaşamak istiyorlarsa içinde bulundukları topluma uyum sağlamak zorundalar. Laik Müslümanlar Avrupa’ya gelmişse zaten bir şeylerden kaçıp buraya gelmişlerdir. Dolayısıyla bunu yapacak kapasitedeler. Öte yandan cami açmak ve ibadetlerini gerektiği gibi yerine getirmek istiyorlarsa buna izin verilmemelidir. Avrupadaki Müslümanlar şunu unutmamalı; Bir kere gittikleri ülkelerde azınlık konumundalar; o ülkenin kurallarına uymaları lazım. Kuran’ı temel alan ve şeirat’a uygun bir yaşam sürmek istiyorlarsa İran’a, Sudan’a ya da böyle yönetilen başka bir ülkeye gidebilirler. Ama buraya geldilerse kurallara uymak zorundalar.
Zaten bence Avrupa’daki Müslümanların çok azı “şeriat” diye ısrar ediyorlar. Gelenlerin çoğu Avrupa’yı özellikle seçiyor, çünkü laik bir düzende yaşamak istiyorlar. Kur’an’ın tek rehber olduğu yerde demokrasi olmaz; tek bir parti olur. Komünizm gibi bir şey bu. Birçok Avrupalı da bu yüzden İslam’a karşı çıkıyor.

Fransa’da “Modern İslam Fransa’da doğacak” diye yeni bir iddia var. İslam’ı özüne dönerek yorumlayanlar gittikçe farklılık gösteren fundamantalistlerin yaklaşımına, tutumuna karşı çıkıyorlar. Ve sizin kitabınızda dile getirdiğiniz dışlamanın Müslümanların aşırı uçlara yönelmesinde büyük pay sahibi olduğunu söylüyorlar. Ve “gelin modern İslam’ın doğmasına yardım edelim” diyorlar…

KARLSSON. Evet, bende kitabımda bunu anlatıyorum. Bence biz bunları dışlamazsak topluma daha çok uyum sağlayacak ve hatta belki de yaşadıkları topluma uygun bir İslami model yaratacaklar. Alman İslamı, İsveç İslamı gibi. hoşgörülü bir İslam bu. Bu modern ve höşgörülü İslam bence kendi ülkeleri açısından da bir köprü olabilir. Filistin’deki Müslümanların yaratmak istedikleri de bu.

Ortadoğuyu çok iyi tanıyorsunuz, birçok Müslüman ülkeyi incelediniz. İslam sizce Batı dünyasına, modern dünyaya uyum sağlayabilir mi?

KARLSSON. Evet, bence sağlayabilir. Avrupa’daki sorun bence İran devriminden sonra arttı. İşsiz Bosnalılar, Somalililer geldi. Gelenlerin tabiî ki dil sorunları da vardı. Bu yüzden iş bulmakta da zorlandılar. Türkler geldi, misafir işçiler olarak. Türkler çok çalışkandılar. Hemen iş sahibi olup topluma uyum sağladılar. İkinci üçüncü kuşak Türkler bugün İsveç’te çok iyi konumda. Toplumda üstelik önemli rol sahibiler. İsveç’teki Türkler İsveç’le Türkiye arasında çok güzel bir köprü oluşturdular. İsveççeyi çok iyi konuşuyorlar. Batı toplumlarındaki önemli sorunlardan biri bence laik fundamentalistler.

Laik fundamentalistler derken başka dinden olanlara önyargıyla, tepkiyle yaklaşanları kastediyorsunuz herhalde.

KARLSSON. Evet. Örneğin İsveçlilerin çoğu camii inşasına karşı. Müslümanların hepsini kendi toplumu için tehlike olarak görme, dua edenlere, ramazanda oruç tutanlara fanatikçe yaklaşım var. Camii kurulmasını toplumlarına sonradan yönelecek bir saldırı olarak algılıyorlar. Bunlar bence çok tehlikeli.

Banliyölerde doğan şiddetin nedenin dışlanma olduğunu yazıyorsunuz kitabınızda. Ve tehlikenin gettolardan doğduğunu belirtiyorsunuz.

KARLSSON. Eğer İslam, Avrupa için bir tehlikeyse bu gettolardan dolayı. Suç fanatizm buradan çıkıyor. Buralardaki insanlar işsizler. Onlara iş yaratmak zorundayız. Bugün İsveç’te işsizlik oranı yüzde 10. Türkler ilk geldiklerin iş bulup uyum sağlamışlardı. İşçiye ihtiyacımız vardı. Ham işsiz olup hem de uyum sağlamak çok zor. Öte yandan İsveçliler de işsiz. Yabancıların iş sahibi olduğunu görmeleri sosyal huzursuzluk doğruyor.

Sizce Avrupa’daki Müslümanların en önemli sorunu ne?

KARLSSON. İşsizlik ekonomik ve sosyal durumu kötü olunca her şey kötü gidiyor. Malezya örneğini alın. Ekonomik sorun olmayınca fundamentalizm de olmuyor. En önemli sorun ekonomik.

Türkiye’de de bildiğiniz gibi siyasal alanda İslama dayanan bir parti var. Ve bu partinin oy oranında düzenli olarak, belli bir artış gözleniyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

KARLSSON. Ben oy veren insanların dinle ilgili RP’ye oy verdiğini sanmıyorum. Durumlarından memnun olmadıkları ve RP’yi bir umut gördükleri için oy verdiklerini sanıyorum. Diğer partiler, ekonomik ve sosyal sorunları çözselerdi bu böyle olmazdı.

Genelde sorunların çoğu ekonomik bozukluk yani…

KARLSSON. Evet. Bu partilerin popüler olmasının nedeni bu. Hamas içinde aynı şey geçerli. Hamas üyeleri iş yaratıyorlar, insanlar yardım ediyorlar. Son derece aktif bir çalışma içindeler üstelik. Bu yüzden de taraflar topluyorlar.
Biz ekonomik ve sosyal sorunları çözersek siyasi İslam daha az yaşam alanı bulacak. Ve demokrasi yayılacak.

Teknolojik gelişmeler, modern iletişim araçları Avrupa ile İslam dünyasını birbirine yaklaştırmasına rağmen bir taraftan da uzaklaştırıyor. Bu farklılık nasıl kapatılabilir?

KARLSSON. Her iki tarafta da aşırı uçlar var ve bunların amacı araya kesin bir sınır koymaktır. Her türlü güçlüğüne karşın İslam ve onun içindeki farklı görüşlerle diyalog yolları araştırılmalı. Ancak bu yolla önyargılarımızdan kurtulabiliriz. Dinden korkmak gereksizdir, onun bayrağı altında ve onun adına politikalarını yürütenlere dikkat etmek lazım!..

IMG_3136

Sadık Larcani: “ÖRTÜNMEYEN KADIN TAHRİK EDEREK KÖTÜ ÖRNEK OLUR”
TEMPO Dergisi 1997

Sadık Larcani, Ayetullah (Profesör) Humeyni’nin mezun olduğu üniversitede ahlak, dil
felsefesi ile usül ve fıkıh dersleri veriyor. Kendisi İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri’nin düzenlediği “İslam ve Modernizm-Fazlur Rahman Tecrübesi” adlı uluslararası sempozyuma “İslam’ın Kaynaklarının Modernist Bakış Açısıyla Okunmasına Eleştri” başlıklı bildiriyle katılmıştı.

Bugün İslami dünyada yaşanan sıkıntıların kaynağı akılcı düşünmeyi dışlama, felsefeden uzaklaşma olabilir mi?

SADIK LARCANİ. İslam dünyasında ve tüm dünyada yaşadığımız problemlerin çoğu teorik boyutlardan uzaklaşmada değil, ameli ve pratik sahadaki yanlışlıklardan kaynaklanıyor.

Örnek verirsek…

LARCANİ. Müslümanların birliği mesela. Müslümanların birleşmemesinin nedeni İslam ülkelerindeki İslami olamayan sistemlerin hakimiyetidir; İnsanlarımız bunların insani ve İslami olmadığını bildiği halde bir girişimde bulunmuyor.

İran, İslami değerleri uygulayan bir ülke mi?

LARCANİ. Ben sizin sorunuza cevaben bunu söyledim, bütün problemlerin bundan kaynaklandığı manasına değil. İslam dünyasının sorunları felsefi, teorik boyutlarda değildir. İran’da da bir takım sorunlar yaşanmakta, ama bizde problemler felsefi kaynaklı değil.

İslam’ın bu kadar tepki almasının, öcü gibi gösterilmesinin nedeni ne? Dış güçler deniyor hep, ama bir de iç güçlerden bahsedersek…

LARCANİ. Bana göre İslamın son zamanlardaki gelişmesi yüzünden böyle. İslam geliştikçe özellikle dış güçler, aynı zamanda da iç güçler İslam aleyhine harekete geçmekteler. Çünkü İslamiyette önem verilen ülkelerde bugün İslam sayesinde kalkınma, gelişme görülüyor.

Türkiye ile İran farklı yönetiliyor. İslami açıdan sizin sorunlarınız var mı, neler?

LARCANİ. İran’da problemlerimiz daha çok teorik. Pratikte sorunuz yok, İslami şeyleri uygulamaya çalışıyoruz. Türkiye’de ise bunun yanı sıra birde laiklik problemi var. 70 yıldır din aleyhine bir takım şeyler yapılıyor, baskı uygulanmış. İran’da böyle bir şey ne şimdi var, ne de eskiden vardı. Şah dönemindeki baskı farklıydı. İran’da İslam aleyhine konuşulamaz.

Türkiye laik bir ülke ve başka dinden insanlarda özgürce yaşıyor. Oysa İran’da başka dinden olanların baskı altında olduğu belirtiliyor. Kadınlar da baskı altında. Sizce bu İslam’la çelişmiyor mu?

LARCANİ. Hayır, hiç de çelişmiyor. Ben size şimdi size bunun tam tersini söyleyeyim; Burada kadınlar üniversitelere başı kapalı diye giremiyor. Bu nasıl demokrasi anlayışı?

Bu, şu an için Türkiye’de sorun olabilir, ama biz sorunun çözüleceğini biliyoruz. Demokrasinin yerleşmesi zaman alıyor ve Türkiye’de bunu tartışarak çözeceğiz, oysa İran’da bu tür tartışmalar bile yasak.

LARCANİ. O zaman demek ki baskıyı kabul etmiş oluyorsunuz. Biz kadınların başörtüsünü veya giyim olayını sadece bir parça olarak ele almıyoruz. Toplumdaki problemlere genel bir çerçevede bakılır. Bu bir vahiy; Allah’tan gelen bir emir. Genel düzenleme içinde buna uyulmalı. Başka tâbirle, hiçbir rejim, sizin o rejim için kabul ettiğiniz değerlerin ihlaline izin vermez. Hayatta insanların bir takım değerleri var. Demokrasi ve liberalizm, şimdi, o değerlerle ilgili olarak tek bir koşulla insanları serbest bırakıyor: başkalarına zarar vermemek. Genel olarak bu soru çerçevesinde iki bakış açısı var. Birinci düşünce; bizim hayatta hiçbir hedefe sahip olmadığımız ve başkalarına zarar vermediğimiz müddetçe isteğimizi yapabileceğimizi savunuyor. Bir diğeri; insan bu dünyaya saadet ve kemaline elde etmek için geliyor, diyor. Bunu kabul ettiğinizde bizim için başörtüsüde halledilmiş oluyor. Bu bağlamda bakıyorum hayata. Sistem vardır, bu ilahi sistemdir; insan ilahi sisteme uyarsa mutlu olur.

Kişiyi Allah’la baş başa bırakan İslam dini -doğru yolu gösterip insanı özgür bırakan- başka bir kılığa girmiş oluyor sanki. Bunun anlamı bir tür Allah’a şirk koşma değil mi?

LARCANİ. “Dinde zorlama yok” ayetini bazıları sizin gibi yorumluyor, ama bu ayetin devamında “doğru yolla kötü yol birbirinden ayrılmıştır” deniyor. Bu yolu seçtikten sonra insan Müslüman olduğun söylüyorsa diğer ayetler devreye girer. Onlarca ayet vardır insanların kötülükten sakındıran, sizin dediğiniz Allah’ın emretmediği hususta olursa doğrudur, ama Allahu teala Kur’an-ı Kerim’de teşfik ediyor buna. İnsanları iyiliğe yönlendirin, kötülükten sakının diye. Dolayısıyla bu yetki insana bizzat Allah tarafından verilmiştir.

Ama neyin iyi olduğuna başka bir insan ya da yönetim karar vermiş oluyor…

LARCANİ. Hem Şia, hemde Sünni mezhebinde, bizim hadislerimizde Kuran-ı Kerim’de Müslüman bir kadının örtünmemesi kötü bir şey olarak gösterilmiştir. Örtüsüz çıkma sünnetlerde de, hadislerde de kötülük olarak yer alır.

Kur’an’da, ziynetlerinizi örtün, deniyor. Omuzlarının üzerine örtü örtmek, her tarafını tamamen kapatacakları anlamına gelir mi? Ayrıca erkekler de o dönemde örtülü imiş.

LARCANİ. Kadının ziynetinin ne olduğu konusu şahsi yorumlar yapamayız. Hadislerin çerçevesinde ele alınmıştır.

Veda Hutbesi’nde “Kadınlara iyi davranın” diyor Hz. Muhammed, ayrıca İslam’ın diğer dinlerden farkı, evrensel, insan haklarına saygılı bir din olması. Örtünmek istemeyen kadının hakları ihlal edilmiş, baskı görmüş oluyor. Bu çelişki değil mi?

LARCANİ. Kadının saçlarının da ziynetinden olduğu belirtilmiştir. Peygamberin kadınlara iyi davranması emri kocaya emredilmiştir. İran’da, kadın, kısas ile hakkını alır.

Bu basitleştirmek olmuyor mu? Her halde Hz. Muhammed, sadece eşlere yönelik söylemedi bu sözleri, bütün kadınları kapsıyordu…

LARCANİ. Bu toplumu kötülüğe teşvik ettiği için müdahale etmek gerekir. Alimlerimiz arasına kesin görüş, kadının saçlarının da ziynetinden olması. Başörtüsü takmayan başkalarını örnek oluyor.

İslam, nefsin kontrolünü istiyor, bunun insani olduğunu söylüyor. Bu koşulda erkeklerin nefsi kontrol alma zayıflığını kadınlar mı çekecek? Bu, bütün erkeklerin kadını tehlikeli yaratıklar olarak görmesi anlamına gelmiyor mu?

LARCANİ. Kendi kafamıza göre yorum yapamayız, genel çerçevede değerlendirmemiz lazım. Kadını kötü varlık olarak görmek yok.

İran’da kadınlar spor yapamıyor, kısıtlı. Hz. Muhammed’in birçok hadisinde, karısı Hz. Ayşe ile koşu yarışına girdiğinden bahsediliyor. Sünnete ters olmuyor mu o zaman bu yasaklama?

LARCANİ. Ben bu rivayeti bilmiyorum, ama önemli değil. Şu anda İran’da kadınlar başörtüsü takabilecek şekilde spor yapıyorlar. Ama hicabına (çarşafına) engel sporları yapamıyor. Yorumum şu: Hicaba engel olmayan bütün sporları yapabilir. Maksat örtüyü korumak…

İlle de örtü olacak yani… Peki siz bir felsefeci olarak İran’da açıkça fikirlerinizi söyleyebiliyor musunuz?

LARCANİ. İran’da özellikle ilmi düzeyde herkes fikirlerini söyleyebiliyor ama toplumdaki yabancı güçlerin çıkarlarının dile getirildiği, bölücü fikirlerin söylenmesi doğru değil.
İran çok özgür bir ülkedir. Felsefi ve ilmi kitaplarımızda ateist üstadların delilleri gösterilir. Allah’ı kabul etmeyen kimselerin delillerine cevap verilir. Konuşulup tartışılmıştır bunlar. Ama biri kalkıp halkın kabul ettiği sisteme itiraz edip bu rejim ortadan kalkmalıdır derse siyasi propaganda yapmış olur. Bunu da bütün rejimler engeller.

Yine aynı konuya geleceğiz ama, madem İran bu kadar özgür bir ülke, ateist bir kadın hicapsız dolaşabiliyor mu?

LARCANİ. Örtü konusunda başkalarına zarar verici oluyor bu tutum. Ama düşüncede farklı. Bu düşünsel değil, içgüdülere hitap ediyor. Kadın öyle çıktığında başkalarına zarar veriyor, tahrik ediyor.

Bir felsefeci olarak objektif bakarsanız bu tek tiplilik sizi rahatsız etmiyor mu? Felsefeci, eleştirel düşünen biri olmalı.
LARCANİ. Çok çeşitlilikle ne alakası var bunun?

Akıl ve düşünceyle ilgisi var. Farklı düşünceye özgürlük tanımakla ilgisi var.

LARCANİ. Kadının sizin dediğiniz manada fikri sahada özgürlüğü zaten var, ama bunu hicap altında yapılabilir. Kadının giyim kuşamı diyorsunuz, İslam bu özgürlüğü eşlere vermiştir. Kendi muhitinde, evinde her türlü şeyi yapabilir. Evinde ama toplumda değil, çünkü topluma kötü örnek olur.

Perakart favori

MUĞLA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

PROF. ETHEM NURİ FIĞLALI
“Ban laik bir Müslümanım”

TEMPO Dergisi 1997

İslamla laiklik bir arada olabilir mi? Bir kesim, laikliğin İslam’a aykırı olduğunu iddia ediyor ısrarla.

ETHEM RUHİ FIĞLALI. Her din mutlaka insanların günlük hayatlarını düzenleme gayreti içindedir. Yahudilikte bu çok daha katıdır; yiyeceğinizden içeceğinize kadar müdahale ederler. Yahudilik olsun, Hıristiyanlık olsun herhangi bir dinde bütünüyle laikliği aramak mümkün değildir. Bana göre İslam, laiklikle en barış içinde olabilecek dindir. Çünkü kendi yapısı içinde yönetimle, siyaset felsefesiyle alakalı son derece kısıtlayıcı ve belirleyici hükümleri getirmemiştir. Laiklik bir egemenlik konusudur; hukuk, yönetim, siyaset meselesidir. Egemenliğin kökenin Tanrı ya da insan olması konusudur. Laiklikte temel felsefe, egemenliğin, insanın iradesine bağlı olmak üzere yönetimini belirlemesi esasına dayanır. Atatürk’ün “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken kastettiği buydu. Bu manada İslam, egemenlik konusunda insanı bütünüyle hür bırakıyor; yeryüzünde insanın kendi yapıp ettikleriyle hür iradesini kullanabileceğini ortaya koyuyor. Bu açıdan konuya yaklaşıldığında İslam ve Laiklik son derece rahat bir şekilde bir arada bulunabilir. İslam’ın diğer dinlerde olduğu gibi elbette evrensel birtakım değerleri var.

Nedir onlar?

FIĞLALI. Adalet, eşitlik –sosyo ekonomik eşitlik-, başta inanç olmak üzere insanın her türlü hürriyetinin sağlanmasıdır. Bütün bunları yaptığınızda Kur’an-ı Kerim’in temel sistemine uygun davranmış oluyorsunuz. İslam’ı yine laik sistemde kurabiliyorsunuz. İslamiyet biçimler üzerinde durmaz; şu an insanoğlunun ulaştığı en iyi yönetim demokrasi olduğu için bu manada adaleti esas alacaksınız. Bunun ötesinde de insanın canı, malı, ırzı ve mülkü ile dokunulmazlığını savunacaksınız. Parlamento girer danışma deyince… Bunu yaparken tavır, evrensel değer olarak Kur’an-ı Kerim’in ısrarla üzerinde durduğu ilkelerden vazgeçmemiştir.

Bazılarının kuran-ı Kerim’in laik sisteme ters gibi gördüğü, “Allahın hükmettiği şekilde hükmetmeyenler kafirdir” ayetinden hareketle ortaya koymak istedikleri husus geçerli değildir. Neden? Kur’an-ı Kerim’de tespit edilenler, 610 ile 632 yılları arasındaki Mekke ve Medine’deki Arap toplumuna uygun düzenlemelerdir.

Bugün yine bazı kesimler özellikle Yahudiliğe yönelik nefret dolu yaklaşım içindeler. Oysa Hz. Muhammed’in döneminde başka dinden olanlara bugünkü bakılmamış değil mi?

FIĞLALI. Tabii efendim. Medine döneminde, gelir gelmez ilk yapılan işlerden biri “Medine sözleşmesi” denilen, başka dinlere, inançlara mensup insanlarla bir arada yaşamanın kurallarına konması olmuş. Vatandaşlarına yönetimi altında bulunduğu ülkenin kurallarına uyması koşuluyla her hakkı tanınmıştır. Zulmedilmemiştir, ikinci sınıf vatandaş olarak da görülmemiştir. Her din yaşanmaya başladıktan sonra insanların kültürlerine göre şekil kazanıyor. İslam da bu kötü akibetten kendisini kurtaramamıştır. Emeviler döneminde başlayan bir Arapçılık yaşayışı İslam adına takdim edilir olmuş. Kur’an-ı Kerim’in getirmek istediği mesajın dışında Cahiliye döneminden beri gelen ya da kısmen değiştirilmiş olan Arap kültürünün, arap yaşayışının izleri yerleştirilmiş. Bu izler, -ki bunlar kültür değerleri- dokunulmazlık zırhına büründürülerek din gibi takdim edilir oldu. Esas tartışılması gereken bence budur. Kur’an-ı Kerim’in bir başka ifadesi şudur; bütün evren insanoğlunun emrine verilmiştir; onu ihya etmek, geliştirmek zorundadır, sırlarını keşfetmek ve insaoğlunun önün yeni ufuklar açmak zorundadır.

Bilim devreye giriyor yani…

FIĞLALI. Elbette, araştırmayı teşvik eder Kur’an-ı Kerim. Elbette Kur’an-ı Kerim de her dinde olduğu gibi şunu söylemektedir; Madem ki Tanrı tek yaratıcıdır o halde bilim olarak ne kadar ileri gitmiş olursanız olun yine bir bilinmeyenle karşı karşıyasınız; bu bilinmeyen tek varlık Allah’tır.

İnsanlar arasında kutuplaşmalar yaratılıyor, laiklik dinsizlik olarak gösteriliyor. Siz ben laik bir Müslümanım diyebilir misiniz?

FIĞLALI. Gayet tabii, nasıl diyemezsiniz ki. Ben pekala laik bir Müslüman, Atatürk’e inanan biri olarak rahat bir biçimde Müslümanlığımı yaşıyorum. Çok iyi bir Müslümen olduğuma inanıyorum.

Din adına yapılanlara, savunulanlara, karşı çıkılanlara bakılarak İslam’dan uzakta kısmen Araplar’a özgü, saptırılmış bir dinle mi karşı karşıyayız?

FIĞLALI. Evet. Kur’an-ı Kerim’in 23 yıllık iniş döneminde, Hz. Muhammed’in yorumuyla iç içe bulunduğumuz İslam’ı, aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra bulamaz hale geldik. Zaten o nedenle İslamiyet’in ilk yüzyılında sayısı yüzü aşan düşünce ve davranış okulu diyebileceğimiz hukuk okulları ortaya çıktı. Bu, konuya tek bir kalıp halinde yaklaşamayacağımız anlamına gelmekte. Kur’an’ın karşı çıktığı kabilecilik, aşiret zihniyetiyle ilgili hususlar ne yazım ki Emevi toplumuyla birlikte yeniden boy gösterir hali gelmiştir. Türkler Müslüman olduktan sonra kendi kültür çevrelerinden gelen değerleri İslamla yoğurarak hayat anlayışı yaratmışlardır; ben buna Türk Müslümanlığı diyorum.

Türk Müslümanlığından uzaklaşma var mı sizce?
FIĞLALI. Evet.

Ne kadar süredir?
FIĞLALI. Benim kaanetimce 20-25 yıldır böyle bir eğilim var. Araplaşmaya, Acemleşmeye eğilim var.

Bunun nedeni ne?

FIĞLALI. Arapça bilen gençlerin sayısını artması, Arapça ve Farsça kitapların tercümesini sağlamıştır. Tercüme takdir edilecek bir iş ancak tercüme edilmiş eserlerin bulundukları toplumun kültür şartları göz önünde bulundurularak yeni bir zemin üzerinde değerlendirilmesi gerekir. Tercüme edilen eserlerin, Türkiye’nin tarihiyle hiç alakası yoktur; Araplar, Kuzey Afrika gibi sömürge ülkeleri olarak yaşamış ülke eserleridir. Bütün bunlarda o ülkeleri sömürgeden kurtarmak için insanları dinin militarist tarafın sevkeden görüşler ağırlıklıdır. Bir Suriye’nin, Irak’ın, Mısır’ın şartıdır; neden yazıldığı düşünülmeden bunlar İslamın emri gibi takdim edildi ve Türkiye’de bir kan değişimi içerisinde bu anlayış doğdu. Bu tip neşriyatlar beni o kadar üzüyor ki. Maalesef bizim Müslüman arkadaşlarımızın çıkardığı dergilerde Osmanlı dönemini, Selçukluları İslamiyetten sapmış gibi sakil bir yolla karalıyorlar. Arap yaşayışına uymadığınız taktirde Müslüman değilsiniz gibi bir anlayış hakim kılınmaya çalışıyor. Esas Türkiye’deki sancı budur.

Osmanlı‘da bile recm, el kesme gibi şer’i hükümlerin uygulanmadığını söylüyorsunuz. Birtakım ülkeler örnek gösterilip bu şer’i hükümler önümüze geliyor. Gerçekten o dönemde uygulanmamış mı bu kurallar?

FIĞLALI. Kur’an-ı Kerim’de hukuki kural olarak önümüze sürülen hususların sayısı 6 bin küsur ayetlik kitabın içerisinde toplam elliyi bulmaz. Bunlar, Kur’an’ın emirleri gelene kadar son derece kötü bir biçimde uygulanan hususlara disiplin getirmiştir.

Hukukta bir kural vardır; her bir hukuki kural mutlaka bir sebebe dayanır. Sizin örnek verdiğiniz el kesmeden hareket edelim. El kesme hırsızlık için verilen bir cezadır. Hırsızlık, insanın kendi hakkı olmadığı bir şeye el uzatmasıdır. Kul hakkı, Kur’an’da son derece önemlidir; buna haksız el uzatana Kur’an’ın verdiği ceza da el kesme. Niye? O günkü toplum tarım toplumu, hayvancılıkla geçinen bir toplum. El dediğimiz organ çok önemli. Şu anda böyle bir durumda benim elimi kesmeleri bir anlam ifade etmez. Çünkü tıp o kadar ilerlemiştir ki suni eller yapıyorlar. Bugünün şartlarına göre vereceğiniz en ağır ceza beni radyosuz, kitapsız, kalemsiz, televizyonsuz bir hücreye kapatmak. Hedef, kul hakkının, insanlara verilmesi gereken değerin ortaya konması. Bu sonuna kadar böyle olacak anlamına gelmez. Gelmediği içindir de İslam’ın adalet timsali olan ikinci halifesi Hz. Ömer, hilafeti sırasında oluşan bir kıtlık yılında, insanların fevkalade muhtaç durumda oldukları bir dönemde bu emri kaldırmış, uygulamamıştır.

Siz aynı zamanda Cambridge Üniversitesi’nde mezhep ve tarikatlar üzerinde dersler verdiniz, bu alanda uzmansınız. Bir sürü yeni tarikat, bunların küçük kolları oluştu. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

FIĞLALI. Ben mezhepler tarihçisi olarak ifade edeyim. Eğer bunlar benim tarihte gördüğüm gibi ciddi temellere, düşünce boyutuna dayanan faaliyetler olsa ciddiye alır, kafa yorardım. Ciddiye almıyorum bunları. Benim kanatimce bu gruplar, kendilerine bir Pazar bulmuş, orada oyalanıyorlar ve yaptıklarının mutlak anlamda dini olduğuna inanıyorlar. İslam’ı, dini bilmiyorlar. Aksi taktirde bir Muteziler, Hariciler kadar bilgi sahibi olurlardı. Samimiyetsiz demiyorum ama İslam adına ortaya çıkmalarıyla başkalarını yücelttiklerini görüyorum.

Şeriatla yönettiklerini iddia edenler İslam’a göre yorumlar yapıp yasaklar getiriyorlar kadına. Bizde de kadının kocasına ismiyle hitap etmesi yasaktır gibi İslami olduğu iddia edilen tuhaf kurallar öne sürülüyor. Kur’an-ı Kerim, kadınlarla bu kadar uğraşıyor mu?

FIĞLALI. Hayır efendim.

Hz. Muhammed dönemi de dahil olmak üzere, kadın çarşıda pazardadır. Hz. Ebubekir ve Ömer döneminde özellikle çarşıda pazarda müfettişlik görevini bile üstlenmiştir. Kadının, o günkü Arap toplumu içinde İslamiyetle kazandığı bir değer var. Ancak ulaştığımız düzeyde kabul edilmesi gereken düzey olmayabilir bu. İslamiyetten önce Arap dünyasında kadının adı yoktu. Kadını bir eş, arkadaş durumuna, haklar ve yükümlülükler açısından eşit duruma İslamiyet getirdi; o günün şartlarında kabul görebilecek olan ve ihtilal diyebileceğimiz haklar bunlar… Yeterli midir? Değildir. Bunun başlangıcını yapmıştır; insanoğlu geliştikçe, şartlara uygun olmak koşuluyla siz bu hakları sonuna kadar genişletirsiniz. Kadının eve kapatılması diye bir şey Kur’an’ın özünde yoktur. Yanlış uygulamalar, kültürlerin ürünüdür.

komik cift

“Kur’an yorumlanmaktan çok manipüle edildi”

TEMPO Dergisi 1997

Mısırlı Prof. Nesır Ebu Zeyd’in hayatı İslami kaynakları okumakla geçmiş, İslam dini üzerine özgün çalışmaları var. Ebu Zeyd, 1996 yılının Ağustos ayında, tüm bu çalışmaları ve bakış açısı nedeniyle, Kahire Temyiz Mahkemesi tarafından eşinden boşandırıldı. Gerekçe, yaptığı Kur’an tefsirlerinin, onu inançsız biri haline getirmesi, Müslüman bir kadın olan eşinin “Müslüman olmayan” bir erkekle evli kalmasının mümkün olmadığıydı. Bu kararın çıktığı sırada Ebu Zeyd, konuk öğretim görevlisi olarak Hollanda’daydı. Mahkeme kararına göre, Ebu Zeyd, yaptığı çalışmalarla İslam’a hakaret ediyordu. Artık korumasız sokağa çıkamayan, ülkesine dönemeyen hocanın değerli kitaplarıyla dolu kütüphanesinin akıbeti de meçhul.

Le Monde gazetesinin kitap ekinde Doktor Gilles Kepel’in kendisiyle yaptığı röportajlarda Ebu Zeyd, Kur’an’la ilgili şunları söylüyor: “Belli bir dönemde, belli bir yerde, belli bir dilde, özetle belli bir kültürel ortamda inmiş tarihi bir metin sözkonusu. Benim ve tüm Müslümanların inandığı gibi Allah tarafından gönderilmiş, ama insanın kullandığı bir dilde açılanmıştır. Müslümanların ilgisini Kur’an’ı insani yanına çekmeye çalışıyorum; bu onun ilahi yanına karşı bir şey değildir. 9. yüzyıldan itibaren Kur’an’ın ilahi yanı üzerinde duruldu; ayetlerin yorumlarında insani olana pratik açıdan yaklaşıldı, ama kavramsal yanı göz ardı edildi. Kur’an kültürel bir üründür diye yazarken anlatmak istediğim bu.”

Ebu Zeyd’e göre, tarih boyunca Kur’an, yoruma çok açık bir konu oldu. Hem de çok pragmatik ve siyasi bir tarzda. Ve ne yazık ki yorumlanmaktan çok manipüle edildi. Kur’an’ı doğru ve etkili bir şekilde yorumlamak için ilk başta onun bütünsel anlamını kavramak gerek, bunun için onun kültürel ve dili de içeren bütünselliğini görmek lazım. Bu yorumlama şekli çok karmaşık bir süreç, ama bizim Kur’an’ın asıl anlamını hissetmemize yarıyor, buradan da tebliğe geçebiliriz. Zeyd, “bana göre Kur’an’ın asıl anlamı, onun kavramsal mesajı” diyor. İnsanların, Kur’an’ı okuyarak yaşadığımız döneme ilişkin ne demek istediğini çıkarması gerek cümlesini şöyle açıklıyor: “Asıl anlamı sabit, ama tebliğ aşaması kaygan. Kim olursa olsun asıl anlamı bilmeyenin ayetleri anlamayla ilgili atıp tutamayacağı şekilde asıl anlam ve tebliğ arasında rasyonel ve dilsel güçlü bir bağ kurmak gerekli. Asıl anlamla tebliğ aynı yönde gitmeli, yoksa yorum geçerli olmaz ve bir manipülasyonla sonuçlanır. Bugün yapmamız gereken Kur’an’ın bazı yerlerinde modernizasyona gitmek değildir; İslam’ın asıl mesajına bugünün sorunlarını sormak ve metnin içinde derinlemesine yer alan dilsel ve kavramsal analizle cevapları çıkarmaktır. Ve tabii ki metnin anlamını aratmaktır. Tarihsel olanı içinden çekip çıkarmayı ve evrensel olana eğimliliyiz. Örneğin Kur’an’ın kölelerle ilgili bahsettikleri bu dönemde uygulanamaz şeylerdir.”

Kendini “dini bütün bir Müslüman” olarak tanımlayan Ebu Zeyd’in, insan iradesini ön plana çıkararak İslamı rasyonel bir şekilde yorumlayan Mutezile ekolüyle ilgili pek çok araştırması var. O dönemde bile tepkiyle karşılanmış, bugün de birçoklarınca karşı çıkılan görüşler bunlar… Zeyd, bu konuyla ilgili şunları söylüyor: “Yaşamım boyunca İslamın, önce sosyalizmin, işçilerin, Arap nasyonalizminin dini yapıldığının tanığı oldum, ardından 1967 yenilgisiyle de özel mülkiyetin, cihatın değil barışın (İsrail ile) dini oluşunu gördüm. Bu gözlemlerim ve Mutezile dönemiyle ilgili araştırmaların sonucunda şu karara vardım: Anlamla ilgili münipülasyonları aşmak için metnin kendisine dönmeli!.. Ve de öncelikle onda bazılarının işine geleni değil, gerçek olanı yeniden araştırmalı. Çünkü gerçek her zaman işe yarar, ama her işe yarayan doğru demek değildir.”

İşte uzmanların görüşleri…

PROF. HÜSEYİN ATAY: “YALNIZ KUR’AN DEĞİL; İSLAM, MEZHEPLER, GELENEK DE MANİPÜLE EDİLDİ”

Kur’an-ı Kerim 3.asra kadar yorumlandı, içtihadlar yapıldı, mezhepler kuruldu. Sonra üzerinde düşünmek için terk edildi ve ender olarak, örneğin tarikatlar bazı ayetlere dayanarak kendi görüşlerini onaylamak için yoruma gitti. 9. asra kadar Kur’an o zamana kadarki alimlerin, sahabelerin, peygamberlerin ilim ve hüküm kaynağıydı, yanında bir de akıl vardı. 12. yüzyıla kadar bu etkiler sürdü. İmam-ı Azam’ı alalım (8. asır); hadisi pek az, asıl olarak Kur’an ve aklı kullandı. 11. asırdan sonra tamamen taklit başladı, bugün de bu devam ediyor. Eski büyük alimlerin fikirlerine göre, bu ilim değildir. İslam dünyasında ilim 110 senedir dondurulmuştur. Müslümanlığı devam ettirmek için Kur’an’a akıl yoluyla gitmek lazım. O zaman sorunlarımızı çözümleyebiliriz. Karşıma çıkanlar oluyor tabii. Biri “Kur’an nasıl anlaşıldıysa öyle devam eder”, diğeri de “sizin Kur’an’ı yorumlama hakkınız yok” diyor. Biri eskiye dayandırmak, ötekiyse gündemden çıkarmak istiyor.

Manipüle edildi mi peki?
Yalnız Kur’an değil; İslam, mezhepler, gelenek de manipüle edildi. Herkes kendi menfaatine göre kullanıyor. Semantik, yani dil ilmini gerektiği gibi bilmeden Kur’an-ı Kerim’e yönelmek zordur, anlaşılmaz. Metni çözme ilim adamlarınca yapılmalı. İlim adamı haddini bilir, siyasetinse imanı yoktur. O, dini de Allah’ı da istismar eder. Kur’an’da Allah’ın adını istismar etmeyin diyor.

PROF. MEHMET AYDIN: “TÜRKİYE AÇISINDAN BÖYLE BİR SONUÇ ÇIKARAMAM”

Sizce Kur’an, yorumlanmaktan çok manipüle mi edildi?
Ülkelere göre cevabı farklı olur bu sorunun, Türkiye açısından ben böyle bir sonuç çıkaramam; hele bugünkü modern Türkiye açısından baktığımda. Hatta geriye döndüğünüzde Osmanlı hayatı içinden de çıkaramam. Mesela tasavvufi tefsirler –insanların günlük hayatlarına kadar ine tefsir şekilleridir bunlar- çok etkili olmuştur. Medrese eğitiminde tefsirler kullanılmıştır. Manipüle edildi derken biraz dinle toplum arasındaki bağlantısı, tarihi tecrübesi bizden oldukça farklı olan bir ülke, Mısır, Hindistan alt kıtası kastediliyor olabilir.

İran ve Suudi Arabistan da dahil olabilir mi?
Suudi Arabistan daha farklı diye düşünüyorum. Orada zengin yorumlara, fikirlere ve ne ölçüde rahat bakılıyor emin değilim, biraz daha lafzi bir anlayış ön planda diye düşünüyorum. Bir genellemeye gitmek doğru değil. Diğer söyledikleri de çok orijinal değil. 1800’lerin sonuna giderseniz bizim aynı cümleleri söyleyen mütefekkirlerimiz var. Bana göre, Kur’an-ı Kerim her devirde o devrin sosyal şartlarında anlaşılmış, yorumlanmış, yazılmıştır. Tefsir kitapları da böylece ortaya çıkmıştır. Bizim modern tefsirlerimiz de de öyle. 20. yüzyılda çok geniş kitleleri tatmin edecek bir yoruma ulaşılamadı, çok dağınık bir tablo var ortada, bu doğru. Din alanında da farklılık var. Monolitik değil bu alan. Cemaatler var, farklı şeyleri söylüyorlar, savunuyorlar. Biraz zorladığınızda bu farklı şeyler söylemek Kur’an-ı Kerim’e kadar giden bir haklı çıkarma çabasını da beraberinde getiriyor, bu tarih boyunca böyle olmuştur. Altı çizilecek şey Kur’an’ın bütünlüğünü, asıl mesajını göz önünde bulundurarak meseleye bakmak. Nasıl bir insan, toplum istiyor, asıl sorular bunlar.
Manipüle etmek, belki doğru bir kelime değil. Ben bir felsefeci olarak düşünüyorum, birileri bir yorum genişliği getirmek istiyorsa bunun arkasında o yorum genişliği içinde kendi iktidarını sürdürme isteğinin olduğunu da düşünmek lazım. Birileri liberal bir İslami yorum istiyor, niye? Bir şeyleri devam ettirmek için. O yorumun gelmesi bir iktidar mücadelesi aslında. Bugün Türkiye’de bir insan istese çok meşhur olur, Türkiye’de belli bir kesimin istediği bir İslami yorumu yaparsanız tamam. Din konusunda yeterince aydınlanmamış kesimlerin hoşuna giden cümleleri söylediğinizde hep alkış alırsınız.

PROF. İHSAN TURGUT:“YANLIŞLIKLAR İSLAMIN EVRENSELLİĞİNİ ENGELLİYOR”

Kur’an her çağa cevap veriyor, öyle inanıyoruz, o zaman gelişen bilimlerin teknolojinin ışığında yorumlanması lazım, ayrıca Kur’an’da birtakım semboller var, bunların güne göre açılması gerek. Kur’an-ı eskiden beri lafzi olarak anlayanlar var. Belki de bu siyasi manipülasyona uygun olan tarafı. Azıl olan onun batıni denilen, anlamlı olan yanını meydana çıkarmak. Bu Batınilik genelde göz ardı edildi.

Kur’an’ı manipüle edenler oldu mu?
Tabii, maalesef oldu. Türkiye’de de, diğer İslam ülkelerinde de oldu. Kur’an sana göre gelişen şartlar altında yeniden yorumlamalı, şimdiye kadar yapılmış tevsirler gözden geçirilmeli. Din denilince üç şey akla geliyor; biri kurumlar. Diyanet, müftülükler ve yanındaki diğer kurumlar. Kurumlar hâlâ eski mezhep kurucularının, fakihlerin ve kelamcıların söyledikleriyle yönetiliyor. İkincisi, öğretiler. Kendi çağlarına göre birtakım yorumlar yapılmış, çoğu da Kur’an dışı. Bunlar İslamın evrenselliğini engelliyor bir yerde. Üçüncüsü örf ve adet. Ne yapıp edip dini örf ve adetten temizlemek lazım.

Kültürel ve tarihi yanı göz önüne alınarak okunmalı diyor Ebu Zeyd.
Sadece sözcüklerle yetinmeyip o zamanki sosyo ekonomik yapıya bakarak yapılan tefsir iyidir. Böyle yapıldığında İslam hukukuyla ilgili kısımların o zamana göre yapıldığını hemen anlarız. Kadınlara, şeirata ilişkin örneğin. Arap erkeği de türban kullanıyor o zaman. Ahlaksal bir yapı olarak Kur’an evrenselliğini korumuştur.ben Kur’an’a dinmenin dışında Kur’an’ın kendisinin yeni sosyo ekonomik yapıya göre yeniden yorumlanması gerekir diyorum. Lafzi olanan arkasındakinin yeniden yorumlanması lazım. Elastiki bir anlamı var çünkü. Bir kesim İslam’a iyilik yapıyorum diyerek kötülük yapıp çağın gerisine düşürüyor. Kur’an’a iyilik yapanlar çağdaş görüşleri savunan kesimler. Kur’an’ın yapısı buna uygun. Biz 15. yüzyıla kadar Batı’dan ilerdeydik. 9 ve 12. yüzyıllarda kalıcı mezhep olan Mutezile ile El-Şia’nın görüşleri ve eski Yunan’dan düşünürlerin eserlerinin Süryaniler aracılığıyla Arapça’ya geçirilmesi müthiş bir çevre oluşturdu ve bütün dünyaya fark atıldı. Mutezile’nin görüşleriyle sürseydi gerçekten bugün bizler başka bir yerde olurduk. Maalesef bu çevre cezalandırılarak Arap futuhatlarıyla bu güzel felsefe Batı’ya geçti, rönesansı oluşturan en büyük etken oldu. Bırakın reformu içtihat kapıları dahi çalıştırılmadı.

MEHMET ŞEVKİ EYGİ: “KUR’AN’IN MANİPÜLE EDİLDİĞİNİ KABUL EDEMEM”

Fikir hürriyeti çerçevesinde Ebu Zeyd konuşabilir, ama bu yorumuyla teolojik olarak İslamın dışına çıkmıştır. Araştırıcı olabilir kendisi, Batı’da da oryantalistler var, inanç meselesi ilmin dışında bir şey.

Çok iyi Müslümanım diyor kendisi.
İnanmanın objektif ölçüleri vardır. Rasyonalizm akılcılık demek, her zaman akıllılık manasına gelmez. İslam dünyasında böyle şeyler çıkar, istisnaidir. Eğer Mısır din otoriteleri dışladılarsa benim onu kabul etmeme imkan yok. Ben Kur’an’ın şu ana kadar manüpile edildiğini kabul edemem. Her devirde o devrin kültürüne göre yorumlanmıştır. Kur’an’la ilgili bazı yerlerde yanlış yapılmış olabilir.

Suudi Arabistan’ın, İran’ın doğru yorumladığına inanıyor musunuz?
Biz Ehl-i Sünnet, Suudiler Vahabi, İran Caferi.

Bu da farklı bir yorum değil mi?
Bu adamın yorumunu ne Ehl-i Sünnet, ne Caferi ne de Vahabi kabul eder.

O ülkelerde yanlış değerlendirildiğine inanmıyor musunuz?
BM İnsan Hakları beyannamesini de %100 kabul etmiyorum ben, %5 muhalefet şerhi koyuyorum.

Bir el kesme cezasını tasvip etmediğinizi umuyorum.
Hayır, ben tasvip etmiyorum. Bugün uygulanır mı uygulanmaz mı, bunu İslami prensipler çerçevesinde bakmak lazım. Çoğu insan çolak kalır bugün uygulansa. İslamiyette hırsızın eli kesilir. Peygamber zamanında, dört halife döneminde, 40 sene boyunca altı kişinin eli kesilmiştir.

Az değil mi? Bu doğrudan elinin kesilmeyip başka caydırıcı unsurların uygulandığını gösteriyor o zaman.
Çünkü hırsızlığı kaldırıyor İslamiyet. Bugün, bu cezayı toplumu terbiye etmeden vermek doğru olmayabilir, bu tartışılabilir. Kanunların bir caydırıcılık, bir de ceza tarafı var. Caydırıcılık tarafı olmadan cezalandırmak da bir haksızlık. Bugünkü hukuk caydıramıyor, şeriata çatanlar, önce bugünkü hukuk düzenin tenkidini yapmalı, eğer insaflıysalar.
islam