Dil Oğlanları ve Tercümanlar Sergisi

Doğu’yu Batı’ya tanıtan emektarlar, TEMPO Dergisi, 1995

İstanbul Fransız Kültür Merkezi ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün çabalarıyla oluşturulan son derece ilginç bir sergi başlıyor 25 Mayıs’ta. Fransa’nın “en eski diplomatik arazisi” üzerinde kurulu Fransız Sarayı’nda yer alacak sergi vesilesiyle, saray da ziyarete açılıyor…

Başlangıçta dokuz on yaşlarında altı kadar çocuktular… Peralıydılar; sarı pabuçları, gök mavisi giysileri, kalpakları vardı… Kimi zaman uzun, bal rengi elbise giyerlerdi. Ceketleri, altın şeritle süslüydü. Şıktılar, giyimlerine özen gösterirlerdi, hatta “ülkenin soylular sınıfı” tanımı bile yapıldı onlar için. Onlar Fransızdı… Ama Türkçe, eski Yunanca, Arapça, Latince biliyorlardı. Sözcükler, gramer, dil bilgisi kitapları yazdılar; Arapça-Farsça-Türkçe, Fransızca-Türkçe ya da Türkçe Grameri gibi…

Pera’daki Fransız Sarayı olarak bilinen kompleksin alt tarafında, bugün yok olmuş bir manastırda eğitildiler, tercüman olduktan sonra ağır sorumluluk altında çalıştılar. Onlar; dil oğlanları ve tercümandılar. Osmanlı’yı Avrupa’ya tanıtmak, yerel özellikleri batıdan gelenlere anlatmaya çalışmak onların göreviydi. Onların sayesinde Osmanlı İmparatorluğu’na gelen seyyahların sayısı arttı. Ve de en önemlisi Doğubilimi onların sayesinde doğdu…
1669’dan 1831’e, yani Fransız Sarayı yanana kadar Pera’da kaldılar. Fransız Devrimi sırasında işleri iyice zorlaştı; sükuneti sağlamaya çalıştılar; kimileri Yedikule zindanlarına atıldı, kimileri başka yerlere gitmeyi tercih etti… 30 Mart 1895’de Paris Doğu Dilleri Okulu kuruldu; geride bıraktıkları yaşatılıp geliştirildi. Bugün tam 81 doğu dilinin öğretildiği okul iki yüzüncü yaş kutlamalarında kendi doğumunu sağlayan dil oğlanları ve tercümanları yâd etmek istiyor. Ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nin katkılarıyla doğum yerlerinin yanı başındaki Fransız Sarayı’nda bir sergi açılıyor. 25 Mayıs’ta açılacak olan sergi, diloğlanlarının eserlerini, kitaplarını, yazı takılarını, döneme ilişkin tabloları gravürleri, kısaca onlara ait elde olan her şeyi kapsıyor.

Pera’dan Paris Doğu Dilleri Okulu’na


Yıl: 1669… Osmanlı altın çağını göreceli olarak sürdürüyor. Kimi tatsız olaylar olmuş, kimilerine de gebe. Budin’in, Macaristan’ın düşmesi, Viyana kapılarındaki başarısızlık (1683) gibi…

Merkez İstanbul; Babıâli, yani Topkapı Sarayı; yabancı elçiler, konuklar, batıyla haşir neşir olma halimiz doruk noktasında… Ancak yabancılarla anlaşma sorunu hep var. Dönmeler bu sorunu bir ölçüde çözmüş o güne kadar. Venedik Cumhuriyeti ise 1551’den itibaren, senatonun tercümanlık mesleği için uygun bulduğu gençleri İstanbul’a gönderip eğiterek “Giovanni della lingua” denilen öğrencilerle iki ülke arasında köprüyü kurmuş.
Tercüman, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa ile ilişkilerinde zorunlu aracılarından biri. Babıâli tercümanı da (baştercüman), en önemli tercüman…

Osmanlı ile ticari ve diplomatik yakınlığını artıran Fransa, tüccarların tekeline bırakılan tercüman bulma sorumluluğundan şikayetçi. Bu sorumluluğu hükümete devretmek, bu sayede hükümetin tercümanların, konsoloslukların çalışması ve Yakındoğu ticareti üzerindeki denetimini artırmak istiyor. Venedik modeli örnek alınıyor. Fransa Krallık Ticari Meclisi, 18 Kasım 1669 tarihli bir kararla İstanbul’da, tercüman yetiştirmeye yönelik bir dil oğlanları okulu açılacağını bildirir. Böylelikle iki ülke arasındaki yazışmalar, mülakatlar, ticari münasabet daha güvenilir bir hale gelecektir. Okulun kuruluşuyla hedeflenen amaç şöyle özetleniyor:

“Bundan böyle, İstanbul, İzmir ve diğer yerlerde ikamet eden Yakındoğu limanlarının tercümanları ancak Fransız tabiiyetindeyseler görevlerini yerine getirebileceklerdir… Ve ilerde tercümanların sadakatinden emin olabilmek için, İstanbul ve İzmir limanlarına, her üç yılda bir, buralara gitmeye istekli dokuz on yaşlarında oğlan çocuğu gönderilecek, bunlar söz konusu yerlerdeki Kapuçin manastırlarına yerleştirilecekler, orada Papa’ya ve Roma’ya bağlı kalarak katolik dinine göre eğitim ve öğretim görecekler, böylece onlardan ileride tercüman olarak yararlanılabilecektir.”

dragoman napoleon

Okulun yeri; bugün Fransız sarayı olarak bilinen, Fransa’nın sahip olduğu “ilk diplomatik arazi” olma özelliğine sahip saray kompleksi içinde yer alan Kapuçinlerin Saint-Louis manastırı… Bugün kayıp; Beyoğlu’ndaki Hollanda konsolosluğunun altında kalmış.
Fransız Hıristiyan rahipleri olan Kapuçinler, Galata’ya Doğu Hıristiyanları arasında kendi inançlarını yaymak için görevli gelmişler. 1669’dan 1831’e kadar tam bir buçuk yüzyıl boyunca tercüman yetiştirmiş bu okul. Devrimden sonra araya kırgınlık, kargaşa girmiş.
Pera’dakinden sonra Paris’te Louis-le-Grand kolejinde de bir diloğlanları okulu açılıyor ve burada eğitilen Fransız çocuklar, yirmi yaşlarına gelince İstanbul’a gönderiliyor.
Paris’teki bu okul, devrim sonrası bir kararla 1873’de kapatılıyor. Bu iki okulun sahip oldukları kütüphane ve belgeler Paris’te Doğu Dilleri Okulu’nun doğumunu sağlıyor.

Serginin yer aldığı, bugün “Fransız Sarayı” olarak Fransa’nın önceleri “Kral Evi” diye bilinen, devrim sonrası adı “Millet Evi”^ve “Cumhuriyet Sarayı” olarak değiştirilen ve bugün Fransız Konsolosu’nun yaşadığı “Fransız Sarayı”, sergi dolayısıyla 18 Haziran’a kadar Pazartesi dışında her gün 10.00 ila 17.00 arasında açık kalacak. Yani, “Dil Oğlanları ve Tercümanlar” sergisi sayesinde, bu görkemli binayı gezmek de mümkün olacak. Giriş ücretsiz.
Sergide ayrıca, Yapı Kredi Bankası’nın sponsorluğunda çıkmış katalog ve İstanbul Fransa Başkonsolosu Jean-Michel Casa’nın hazırladığı, Fransız Sarayı’nı anlatan bir kitap da satışa sunulacak: “İstanbul’da bir Fransız Sarayı”.

Tabana kuvvet yürüyorlardı

Peki, diloğlanları neler yapmış, eğitim dışında vakitlerini nasıl geçirmiş, hangi eserleri ortaya koymuşlar? Yabancı bir ülkede, ailelerinden uzakta nasıl yaşamışlar?..
1721-1762 yılları arasında altın çağını yaşayan okulda okuyan çocuklar, iki ülke arasında birinci derecede önem sahibi olmuşlar doğal olara. Düşünün, Osmanlı’ya ya da doğuyu tanımayan batılı bir elçi ya da tüccar ilk geldiğinde nasıl şaşırmış, nasıl tepkiler vermiştir kimbilir. Dil oğlanları ve tercümanlar, işte bu kaprisli, sabırsız insanlarla uğraşmak, onların doğu ile ilişkilerini düzene koymak, doğulularla anlaşmalarını sağlamak zorundaydılar. Bu da titiz ve sabırlı bir çalışma demekti. Tüccar kesimi ve tercümanlar Pera’da oturduklarından, sık sık yürüyerek Haliç’e inip, oradan tekneyle karşı kıyıya geçip, yine yürüyerek saraya ulaşmaları gerekiyordu. Sağlam, güçlü kuvvetli olmak zorundaydılar.
Ya işten ve eğitimden arta kalan zamanlarda… İşte o zaman dil oğlanları Pera’da geziye çıkıyor, Boğaz’da yüzüp, Kağıthane Ovası ve Belgrad ormanlarında eğlenceyle geçiriyorlardı vakitlerini… Tanıdıklara gidiyorlar ve 1812’6e Saint-Sauveur’ün yazdığı gibi “önce çay ya da Pera’da adet olduğu üzere reçeller ikram ediliyor; daha sonra sohbete geçiliyor, satranç, iskambil, dama oynanıyordu. Aşıklar sevgilileriyle bir kenara çekiliyorlardı.” Ve gittikleri balolar: “Balolar hareketli geçiyordu, çünkü contredanselar’ı dil oğlanları başlatıyordu; üç ya da dört kare meydana getiriyorlar ve figürleri herkesten daha iyi beceriyorlardı.”

dragoman2
Hareketlerinde aşırılığa kaçan, saygısızlık yapanın eğitimine son veriliyordu. Üstlerine başlarına, giydiklerine çok dikkat ediyorlardı; zaten Pera’da kıyafetin çok büyük önemi vardı o zamanlar. Öğrencilerden Barbie du Bocage, annesine yazdığı 1815 tarihli bir mektupta şöyle diyor: “Son gömleklerimden memnun değilim; on iki tane kaba saba gömlek yerine altı zarif gömleğim olmasını tercih ederdim. Benim için aldığın bütün kravatların boyu yarım ayak kadar kısa. İşlemeler düğüm içinde kalıyor. Siyah ipek çorap sıkıntısı çekiyorum; bana bir iki çift yollarsan sevinirim. Şapkama da çok dikkat et, kenarları çok geniş olmasın: Fransa’dan bir şapka makbule geçer.”

Mavi üniformaları vardı dil oğlanlarının ve bunları yalnız önemli günlerde giyiyorlardı. Bazen, Topkapı Sarayı’ndan Sultanahmet’e Cuma namazına giden padişahın geçit törenine katılıyorlardı. Öğrenciler eğlence ile derse çalışma arasında bir denge bulmuşlardı, bazıları ders saatleri dışında da okumalar yapıyorlardı.

Cardin isimli bir dil oğlanı, yazdığı mektupta etkinlikleri hakkında bilgi veriyor: “Günlerimi eğlenceli bir şekilde geçiriyorum. Öğlen yemeğinde yüz Türkçe sözcük, akşam yemeğindeyse otuz Yunanca sözcük ve bir düzine kadar cümleyi hallediyorum.” Dil oğlanları Türkçe, Arapça, eski Yunanca ve Latince öğreniyorlardı. Türkçe’de iyice ilerlemiş öğrenciler, alıştırma yapmak amacıyla, Ramazan’da kahvehanelerde geceleri hikayeler anlatan meddahları dinlemeye gidiyordu. Bunların en ünlüsü zaten kaldıkları yere yakın olan Galata Mevlevihanesi civarındaydı.

Görevleri aslında çok ağırdı ve sorumluluk gerektiriyordu. İyi bir tercüman olmak için Latince, İtalyanca, Rumca, Türkçe, Arapça ve Farsça, tarih ve coğrafya, büyük devletlerin ilgi alanları ve ticaretin kurallarını, Osmanlı’nın yasa ve adetleriyle, çalışma tarzını bilmek şarttı.

O dönemin ünlü veba salgınına aldırmayarak İstanbul’a gelen, burada eğitim gören bu yürekli gençlerin hayatlarının önemli bir kesitine ve eserlerine göz atmayı mutlaka programınıza alın.

dragoman