Arkeoloji

Sardes

Skylife 2001

Until the blue sky faded to grey they proceeded, sometimes talking to the trees, and sometimes dancing. Untold quantities of wine were produced from the vines grown in Lydia, and Silenos the satyr was drunk again. When the ugly and elderly Silenos, with his great flat nose and paunch, collapsed in a stupor beneath a tree, his companions were already out of sight. It was he, half-man and half-goat, who symbolised the processions of Dionysus, god of wine and dance. He was wise and knowledgeable, and was thought to have been the god’s foster-father and teacher.

The villagers bound him tightly when they found him and took him to King Midas, who recognised him immediately and feasted him in his palace for ten days and nights. Then he took him to Dionysus who, delighted that Midas had treated Silenos so kindly, asked him to wish for anything he desired. After thinking for a moment the Phrygian king asked that everything he touch turned to gold.

It was not long, however, before he realised what a terrible mistake this wish had been, and appeared before Dionysus again begging him to reverse the spell. Dionysus told him to go to Sardis, find the source of the Pactolus River (today the Sart) and there wash his hands and head. Midas did so and was saved. From that day on particles of gold were found in the alluvium brought down by the river, and still are today as studies by the Mineral Research and Exploration Institute have revealed.

The ancient city of Sardis lies due east of Izmir, near the town of Salihli. It was the capital of Lydia, the kingdom which conquered Phrygia, and the place where the world’s first coins, made from electron and oval in shape, were minted. Five dynasties ruled Lydia from the time the kingdom was brought into being at the end of the 7th century BC by King Gyges. Most celebrated of all was Croesus, renowned for his wealth and generosity, and immortalised in the saying ‘as rich as Croesus’.

His enormous wealth came from taxes, trade and gold mines, and he was the first to mint coins made of both gold and silver. The Persians, led by Cyrus, invaded westwards through Asia Minor and captured Sardis 547 BC, sending shockwaves through the Near East and Greece. Two centuries later another great conqueror expelled the Persians from Asia Minor in the process of forging an empire even larger than that of the Persians. Alexander of Macedonia captured Sardis from the Persians in 334 BC, and the city was ruled first by the Seleucids, a dynasty descended from one of Alexander’s generals, then by the Kingdom of Pergamum (180-133 BC), eventually becoming part of the Roman Empire.
As you enter the ruins of Sardis the imposing building which you see first at the edge of the road is a synagogue dating from the 3rd century AD, and the largest in the world. It is paved with mosaics, and once its walls were revetted with marble. Behind the synagogue is a marble courtyard and beyond that a gymnasium.

Nearby is the caldarium, the best preserved part of the city baths. Three hundred meters to the east of the synagogue is one of the seven churches of Asia Minor mentioned in the Book of Revelations. The main street through the city, which runs past the synagogue and the south wall of the gymnasium, dates from the 4th century AD. It was originally paved with large marble slabs. Nearly thirty Byzantine shops have been excavated here. On the opposite side of the road are the remains of a priet’ss house dating from Lydian times.
The people of Sardis originally worshipped the mother goddess Cybele and subsequently her later manifestation, Artemis. A temple and altar dedicated to Artemis dating from after the time of Alexander remained in use during the Roman period, when it was renovated several times. Contrary to the usual custom the temple and altar face westwards, a feature it shares with the temples of Artemis at Ephesus and Magnesia, revealing roots in a more ancient Anatolian cult.

In the centre of the refinery area where gold was melted to remove impurities is an altar to Cybele, presumably to secure the goddss’sb protection for the gold workers. Excavations have revealed that shops selling jewellery were located close to the gold workshops. Herodotus records that the people of Sardis were merchants and it is he who tells us that the minting of coinage was among their inventions. They were also extremely fond of perfumes, and the scented unguents which they produced were packaged in tiny vases known as lydions for export all along the coasts of the Aegean.
When you visit Sardis, that city whose memory is inextricably associated with gleaming gold treasure, envisage its wealthy citizens putting on red robes for their evening meal, and reclining on couches with ivory legs and purple cushions.

St Jean

Bir masal ve bir kent: Efes (1999)

Atina Kralı Kodros’un Androklos adında maceraya düşkün, doğaya aşık bir oğlu varmış; Androklos, dağların içindeki oyuklardan vadilerin en dipsiz köşelerine kadar kara kıtayı keşfetse de karşı kıyılara, Anadolu’ya olan merakı günden güne artınca yanına arkadaşlarını alarak Ege’nin lacivert sularına açılmış. Teknede dalgalarla boğuşmamaları için deniz tanrısı Poseidon onlara eşlik etmiş, tanrıça Artemis bütün cömertliğiyle yelkenleri şişirmiş ve böylece o büyülü koya gelmişler. İnanç sahibi biri olan Androklos, tanrılara müteşekkir kalmış; vadiler, ormanlar, dağlar, kıvrıla kıvrıla körfeze dökülen bir nehir (Küçük Menderes) ve denizle göğü birleştiren bir mavilik… Bu koyda kendi kentini kurmak istemiş istemesine ama o dönemin kuralı gereği tanrılardan izin ve onay almayı gerekiyormuş. Yoksa tanrıların gazabı üzerinde olursa… Arkadaşlarından birini gerisin geri Delfi’ye yollamış, buradaki kutsal Apollon Tapınağı’ndaki kahine kenti nerede kurması gerektiğini sorsun diye. Kahin demiş ki “Bu yeri size bir balık işaret edecek, bir domuz da yol gösterecek!” Hiçbir şey anlamamışlar. Bir gün karınlarını doyurmak için denizden balık tutup ateş yaktıklarında balıklardan biri tam ateşe konacakken ellerinden kaymış ve çalılıklara düşmüş. Etraflarında dolaşığını sonra anlayacakları yaban domuzu ateşten ve balığın sıçrayışından korkarak kaçmaya başlayınca Androklos, “işte” demiş kendi kendine, “kahinin sözlerini hatırla”. Atına atladığı gibi yaban domuzunun peşine düşmüş ve domuzu avladığı yerde Efes kentini kurmuş…

Masalın tam anlamıyla gerçeği yansıtıp yansıtmadığını bilemesek de tarihçiler, M.Ö. 10. yüzyılda Hellenlerin Ege kıyılarına gelerek buraları kolonize ettiklerini doğruluyor. Androklos’la beraber krallık döneminin başladığını, onun ilk kral olduğunu da. Şu bir gerçek: Androklos, Efes’e geldiğinde burada Anadolu’nun yerli halkı Karialılarla Lelegler yaşıyor, ana tanrıça Kibele’ye tapıyorlar. Androklos, tanrıça Artemis ile Kibele’yi bir araya getirerek burada bugün Efes Müzesi’nde karşımıza çıkan Efes Artemisi’ni yaratıyor.

Efes kenti, tarihte birçok kere yer değiştirmiş. İlk kentin yeri tam olarak bilinmiyor ama antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nın bulunduğu alan ikinci, bugünkü Efes ise üçüncü şehir. Ondan önce insanlar, bugün yok olmuş limanın kıyısında oturuyorlardı. Artemis Tapınağı da burada, ki zaten tapınak alanı ve sembolik sütunu yerini belli ediyor. Tapınak muhteşem bir ihtişam ve zenginlik kaynağı… Ayakta duran tanrıça, iki elini öne doğru uzatmış, bolluk ve bereket dağıtıyor. Kazılardan çıkan mermerden, fildişinden, altından küçük büyük ana tanrıça heykelleri Efesliler için tanrıçalarının ne kadar büyük önem taşıdığının ispatı. İskender’in doğduğu tarihte, M.Ö. 356’da 21 Temmuz gecesi ünlü tapınak adını tarihe yazdırmak isteyen Herostratos adındaki bir akıl hastası tarafından yakılıyor. Ve hemen Efesliler yeni tapınağın inşası için seferber oluyor. İskender, Pers egemenliğine son verip 334 yılında Anadolu’ya geçtiğinde Efeslilere tapınağın inşasının bitmesi için para vermeyi önerse de reddediyorlar: “Bir tanrı bir başka tanrıya tapınak yaptıramaz!” Bunun üzerine vergilerini azaltıp kendince tapınak için katkıda bulunuyor.

İskender sonrası komutanlarından Lysimakhos tarafından yönetilen Efes, Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonlarla dolmuş ve yaşanamaz halde… Bugün bunu anlamak zor, çünkü karaya dönüşmüş durumda. Bugünkü Efes’i inşa eden Lysimakhos tanrıçalarından ayrılmak istemeyen Efeslileri buradan ayrılmaya ikna edemez. Sonunda kanalları tıkayarak tuzak kurar ve beklemeye başlar. Yağmur yağınca evlerin hepsi su altında kalır ve Efesliler sessizce boyun eğerler. (Aşağıdaki fotoğrafı, sular altında kalmış Efes Artemis Tapınağı’nda 2008 yılında çektim. Uzun yıllar burada kazı yapan ve çok değerli bilgilere ulaşan Prof. Anton Bammer ömrünü adadığı, dünyanın 7 harikasından biri sayılan, benim de bir zamanlar çalıştığım Efes Artemis Tağınağı’nda.)Bammer

Artık üçüncü kentte yaşam başlamıştır. Roma Çağı’nda kent giderek genişler ve imparatorların yeni eklemeleriyle bugün gezdiğimiz o büyülü atmosferi yaratır.

yeni2
200 binden fazla kişi yaşamaktadır burada… İskenderiye’den sonra doğunun en büyük kenti Efes’tir… Biri limanda – ki bugün bu bölge alüvyonlarla dolduğu için denizden iyice uzakta- biri yukarıda olmak üzere iki agorası, hamamları, Kuretler ve Liman Caddesi ne kadar zengin ve kalabalık olduğunu anlatır. Müstakil, bahçeli, çok katlı bloklu çeşit çeşit evleri vardı. Özel banyo daireleri alttan ısıtılır, su boldur. Meşalelerle aydınlatılan şehire hem denizden hem karadan ulaşmak mümkündür. Celsius adındaki valinin yaptırdığı kütüphanesi, yine İskenderiye’den sonra ikinci büyük kütüphanedir. Aziz Pavlus Hıristiyanlığı yaymak için üç buçuk yıl Efes’te kalır. III. Konsil burada toplanır ve Hıristiyanlık tarihinin yedi kilisesinden biri de buradadır.

Muhteşem bir ihtişamın ardından gelen depremler kenti harabeye dönüştürür. Kimisi ısrarla burada yaşamayı sürdürür, kimisi Meryem Ana’ya eşlik ederek Efes’e gelen İncil yazarı Aziz Jan’ın ölümünden sonra yapılan bazilikanın çevresindeki dördüncü kenti oluşturmaya başlar. Bir iki yüzyıl hem Ayasulug Tepesi denen bazilikanın bulunduğu yerde hem de Efes’te yaşarlar. Ama M.S 9. yüzyıldan sonra bazilikanın çevresi gitgide büyüyerek kente dönüşür; adı da Aziz Jan’dan ötürü Hagios Theologos’tur, yani İncil Yazarı Aziz.

Efes’i dolaşırken gezdiğiniz yerin gerçek Efes’in ancak dörtte biri olduğunu unutmayın… Mermer Cadde üzerindeki iki tekerlekli Roma arabalarının izlerine, yetenekli gençlerin çiziktirdiği resimlere, hamamlardaki sıcak ve soğuk su tertibatına dikkat edin. 24 bin kişilik o dev tiyatroda oturup ovayı seyrederken horoz dövüşlerinden gladyatör oyunlarına, vahşi hayvan dövüşlerinden trajedilere her tür oyunun sahnelendiğini düşleyin… Artemis’in görkemini anlamak için Efes Müzesi’ni, Hıristiyanlığın bu topraklardaki izini görmek için Meryem Ana Evi’ni ve tabii ki kentin gitgide nasıl küçüldüğünü görmek için Aziz Jan Bazilikası’nın bulunduğu Ayasulug Tepesi’ni mutlaka gezin.

Yamaç Evler

Allianoi

Tempo Dergisi 2000

Yıllarca buraya gelip Romalıların yaptığı termal havuzlarda, şifalı sularda sağlık aradılar, hemen yanındaki dinlenme tesisinde yediler, içtiler, ‘eğlendiler’. Yüzyıllık yalnızlığına terk edilmiş ne hamam ne de üzerinden geçtikleri sapasağlam taş köprüyle ilgilendiler. Yolun üzerindeki mezarlıklara, gözetleme kulelerine bakmadılar bile… Etrafını görmeyen ve merak etmeyenlerin İS II. yüzyılda yaşamış Aelius Aristides’in kitabında yazdığı “Hadrinoterai’den (Balıkesir yakınları) Pergamon’a (Bergama) gelirken çok midem ağrıyordu, buradaki kaynaklardan faydalandım” cümlesini okumuş olmaları düşünülemezdi bile. 1970’lerde büyüklerimiz burada sulama amaçlı bir baraj yapılmasına karar verdi; Yortanlı Barajı. 1992’de dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile yardımcısı Erdal İnönü, düğün dernek barajın temelini attı. Yortanlı Barajı, bölgedeki tarımın gelişmesine katkıda bulunacaktı. Yer altı suları açısından çok zengin bölgenin karaçam ve bilumum ağaçları kesilecek, geçmişin sinyallerini veren tarihi eserler de görmezden gelinecekti. Muhtemelen ‘ülkenin her yeri bunlarla dolu zaten, ha bir eksik ha bir fazla’ diye düşündüler… Neler kaçırdıklarını bilseler şüphesiz böyle bir inşaata girişmezlerdi.
2000 yılının haziran ayında taş köprünün yakınında geniş bir açmada çalışan işçilerin eline sert bir cisim geldi. Elleriyle toprağı atıyorlardı, iğneyle kuyu kazar gibi. Bağırdılar, açmanın şefi geldi yanlarına. Herkes başlarına üşüştü. Yavaş yavaş toprağı atarken önce saçlarına sonra kafasına dokundular. Bu, onların izini sürdükleri geçmişin habercisi bir heykeldi, öyle böyle değil hem de tüm güzelliğiyle Afrodit heykeli. Boyu 1.5 metreydi, kucağında istiridye kabuğunu tutuyor, bir zamanlar başının ve istiridyenin üzerinden su akıyor ve hamamdakileri kendine hayran bırakıyordu. Şimdi içi yeşillenmiş suyla dolu olsa da kim bilir kimler bu havuzda dinlenmeye çekilmişti… Ortaya çıkan Afrodit heykeli, kazının gözbebeği.
Bergama-İvrindi karayolunun 23 km kuzeydoğusundaki Yortanlı Barajı inşa çalışmaları son hızla sürüyor. 80’i işçi, 30’u arkeolog, sanat tarihçisi, öğrenci, mimar, restoratör, fotoğrafçı, kameramandan oluşan 100 kişilik dev bir ekip de karıncalar gibi zamana karşı yarışıyor. Küçük azılar yaparak toprak altından çıkardıklarını depolara taşıyor, numaralıyor, tasnif ediyor, eksiği geldiği olanı onarıyor, temizliyorlar. Zamanları az, çünkü her şey yolunda gider de buraya para aktarımında aksama olmazsa 2001 Temmuz ayında Yortanlı Barajı faaliyete geçecek. Bu, on bin metrekarelik bir alan üzerinde kurulu olduğu anlaşılan koca sayfiye şehri Allianoi’nin sulara gömüleceğinin işareti aynı zamanda…
Ege’nin Hasankeyf’i Allianoi antik kendine kazılar ilk olarak 1994 yılında başladı. Barajın eteğinde yapılan bu başarısız kazı çalışmaları 1998 yılında yerine kentin göbeğindeki yeni alana bıraktı. Ve o günden bugüne hem DSİ hem burada çalışanlar var güçleriyle ortaya çıkan muhteşem güzellikteki eserlerin kurtarılmasına çalışıyor. 1998 yılında Bergama Müzesi Müdürlüğü’ne atanan Ahmet Yaraş’ın başkanlığındaki kazılardan çıkanlar DSİ’yi bile üzüyor, “Bilseydik barajı burada yapmaya çalışmazdık” diyorlar.

Büyük bir Roma sayfiye yeri
Allianoi, her yıl yüzbinlerce turistin gezdiği Bergama’nın, Sağlık Tanrısı Asklepieon’a adanmış ve antik dünyanın dört büyük şifa merkezinden biri olan Asklepieon’un hemen yakınında bir kent. Asklepieon’un psikolojik tedavi merkezi olmasının aksine burası bir ılıca cenneti. İrili ufaklı havuzları, içinde 47 dereceye kaynayan suları ve çevresindeki bir sürü yapı bunun kanıtı. Üstü kapalı ve iki yanı sütunlarla çevrili uzun yolun kenarındaki doktorlar kim bilir kimleri ve nasıl tedavi etti? İki katlı hamamlarında kim bilir kimler şifa aradı?
Allianoi, bugün Yortanlı Barajı’nın gölet alanı ortasında. Ahmet Yaraş, genç bir müze müdürü ve kazıda inanılmaz bir disiplin hâkim. İşçiler de dahil olmak üzere herkes ne amaçla çalıştığının bilincinde, sabah gün 06.30’da başlıyor. 7.00’de işbaşı ve akşam 19.00’a kadar, öğlen bir, akşamüstü on beş dakikalık molalarla herkes sorumluluğunun farkında. Akşam yemeğinin hemen ardından gece on ikiye kadar sürecek yeni bir dilim var. Restorasyon, konferans, fotoğrafçılık, çizim gibi derslerle uzmanlar uzman olmayanlara bilgi veriyor. Yaraş “Ben kentin merkezinde kazı yaptım. Eskiden birer ay çalışılmış, ben burada altı ay kalıyorum. Bu yıl 15 Mayıs’ta başladı. 1 Aralık’ta bitireceğim burası Türkiye’nin en uzun kurtarma kazısı. DSİ’nin dışında Philipp Morris de bize destek olma sözü verdi” diyor.
Etrafta bir sürü çanak çömlek parçası, bir yanda metal-cam-seramik parçaları, öğrencilerin kimi çizim yapıyor, kimi kazı yapılan açmaların başında. Burada Türkiye’nin pek çok üniversitesinden öğrenci bulunuyor, işini iyi yapmak ve çalışkan olmak tercih sebebi. Yaraş’a Afrodit nasıl ortaya çıktı diye soruyoruz: “15-20 yıl öncesine kadar köy arabaları buradan geçiyor, eski köprü üzerinden… Biz 1999’un sonunda kalıntıları görmeye başladık ve hamamın devamının olduğunu ortaya çıkardık. Niş içinde duruyor Afrodit. Yerinden almaya gönlümüz razı gelmedi, zaten çıkardığınız zaman özelliğini kaybediyor. Burası iki katlı bir hamammış ve bu alandan başlayıp yaklaşık 9706 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Esas mekân Ilıca, etrafında da bu binalar oluşmuş. Helenistik dönemde küçük binalar varmış, Roma İmparatoru Hadrianus gelmiş ve İS 2. yüzyılda bayındırlık faaliyeti yaşanmış. Burası ikinci bir Aksklepieon.”
1998 Şubat ayında Allianoi’nin bulunduğu alan büyük bir sel felaketi yaşıyor. Şu anda kazı evi olarak kullanılan İl Özel İdaresi’nin müzeye tahsis ettiği minik evler de dahil olmak üzere her şeyin üzeri kapanıyor. “Feyzan nedeniyle bölgeye tamamen mil doluyor, barajın gövdesi de selle gidiyor. 1998 Mart ayında tayin edilince baktım burası kullanılmıyor, kazı evi olarak alayım diyerek valilikle görüştüm, kırmayıp verdiler. Termal şu anda kullanılmıyor ama kullanılacak durumda. 1998’e kadar da kullanılmış” diyor Ahmet Yaraş.

Doktorlar aletlerini bırakmış

Büyük havuzu temizleyememişler, ama küçük havuza giriyorlarmış bile. Yaraş, burada çok düzenli bir kazı oluşturmuş, bölgedeki insanlardan buzdolapları, çamaşır makineleri derken çevre halkını da kazıya dahil etmiş. “Her şeyi birilerinden istedim” diyor.
Allianoi’de on bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Kazılar daha sürdüğü ve her an bir sürprizle karşılaşılabileceği için kesin konuşmak zor. Yaraş “Kent, sikke basmıyor. Genç Antik dönemde Bergama’dan kaçanlar buraya sığınmış, yani 5. ve 6. şüzyıl Hıristiyanları sığınmış” diyor.
Kentin doğu batı doğrultusunda, 6 metre genişliğinde bir caddesi var. Cadde, geçiş yapısına kadar geliyor, anıtsal giriş kapısından itibaren de hamam kalıntısı başlıyor. Nehir yatağını çift tonozla geçmişler. İliya Çayı tonozların altından akıyor. Köprü İS 2. yüzyıla tarihleniyor, 1994’te karayolları köprüyü onarmış, yani bile bile lades demişler. İnsanın aklına daha önceleri Bergama Müzesi’nin burada baraj yapılmaması için neden öneride bulunmadığı geliyor. Arkeologlar 45’e 25’lik karelere bölerek kazıklar çakmışlar, 5’e 5’lik açmalarda prehistorik kazılardaki gibi çalışma yapıyorlar. Her çıkan parça hemen arşivleniyor ki karmaşa yaşanmasın. Depolar inanılmaz düzenli, şu an kazı bitirilse müzede sergilenecek eserler de dahil olmak üzere her şey hazır. Kazı ekibi, kazı sonunda bir kitap yayınlayacak, sadece müze müdürünün yazısının olmadığı, kazıda çalışan uzmanların kendi alanlarındaki çalışmalarını anlattıkları özel bir yayın olacak bu.
Altı metre genişliğindeki caddesi sütunlu bir yol. İki tarafında dükkânlar bulunuyor. Doktorların, ayakkabıcıların dükkânları bunlar. Alanın üzerinde sürekli tarım yapıldığı için üst yapıları bulmak mümkün değil. Seramik fırınlarında çıkan eserler çok ilginç, bunların arasında bozuk yaptığı ya da iyi pişmediği için atılmış parçalar var. İnsanlar kente tekerlekli arabalarıyla giriyorlar, izleri hâlâ duruyor. İlginç olan bir diğer nokta hemen girişte bulunan tuvalet, ahşap oturma bölümleri var tuvaletin ve hemen arkasında bir şaraphane bulunuyor. Nereden nereye… Muazzam bir kanal sistemi var, 19 metre devam eden kanal sisteminden gelen su İliya Çayı’na kadar devam ediyor, sonra çaya akıyor. 110 metrelik kanal sistemi çok görkemli. Yaraş “Caddelerin genişliğinden, burasını kutsal bir yer olduğunu düşünüyoruz. Asklepion psikoterapi, burası da fizyoterapi merkezi olmalı. Sıcak suyunun pH değeri çok yüksek diyor.
Kurtarma kazısından çıkan her şey, bütün çalışmalar bir kamerayla tespit ediliyor, kazının bitiminde belgeselini yapacaklar. Şimdi yüzey araştırmasıyla tapınak arıyorlar. Bazilikanın yakınında olması muhtemel tapınak ortaya çıkarsa kent daha da büyüyecek.

Ege’nin Hasankeyf’i Allianoi, şimdilik baraj gölünün alt seviyesinde. Tünel bitmiş durumda. Avrupa’da artık yapılmayan sulama amaçlı barajlar bizde ne yazık ki uygulamada. Özete Yortanlı Barajı, Ege’de dev bir kenti yutacak. Sular 17 metre yükseldiğinde Allianoi ebediyen tarihe gömülecek ve 50 yıl ömrü olan bir baraj için koca bir tarihe elveda denecek. Oysa antik kentin yakınına buraya uyumlu konaklama tesisleri yapılsa, Bergama’yı gezmeye gelen turistler bir gününü buraya ayırsa… İnsanlar koca koca havuzlarda romatizma ve bilumum hastalıklarına şifa ararken kuş sesleri içinde tarihi bir termal ası sürebilseler… Allianoi turizme katkıda bulunsa. Tüm bunlar şimdilik düş ama her şey düş kurmakla başlamaz mı?..

(Ne yazık ki Alliaoni sular altında kaldı, bu kadar önemli bir Roma termali garip ve anlamsız gerekçelerle yaşatılamadı.)

osman hamdi

OSMAN HAMDİ BEY

Sakızlı bir Rum çocuğu olan İbrahim Edhem, buradaki isyanın ardından Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa tarafından köle olarak satın alınmasa ve onun sayesinde iyi bir eğitim kazanıp, Fransa’ya gönderilecek 4 çocuk arasıda Sultan Mahmud’a takdim edilmese, Türkiye için iftihar konusu olan pek çok şey belki de hiç olmayacaktı…
Ama Osman Hamdi’nin babası İbrahim Edhem, aynı zamanda Avrupa’ya gönderilen ilk Türk grubu olan bu 4 çocuk arasında yer aldı ve 1839’da Paris Maden Okulu’nu birincilikle bitirerek mükemmel bir Fransızcayla yurda döndü.
Arkasından imparatorluk içindeki başarılı çalışma yıllarının gelmesi doğal. Sadrazamlığa kadar yükseldi. Sindirdiği batı kültürü, o dönem Osmanlı yaşamına göre farklı bir çizgi benimsetti ona. Çocukları da elbette bundan nasibini alacaktı…
Osman Hamdi, en büyük çocuğuydu Edhem Paşa’nın; baba, çocuklar için pek de kolay bulunamayacak nezih bir kültür atmosferi hazırlamıştı. Beşiktaş’ın arnavutkaldırımı yollarında atlaya zıplaya, mutlu bir çocuk olarak ilkokul eğitimini tamamladı Osman Hamdi.
1856’da başladığı “Maarif-i Adliye” mektebindeki öğrenim dönemi boyunca resime olan yatkınlığını öldürmemeye çalışıyordu. İçten içe hep besledi bu yanını. Öyle ki, çok şey borçlu olduğu babasına rağmen sanatı seçti. Babası onu hukuk öğrensin diye Fransa’ya göndermişti; hoş, on iki yıl boyunca hukuku boşlamadı ama hiçbir zaman da hayatının odak noktası yapmadı. Degas, Monet, Manet, Delacroix ve Rousseau gibi, tarih boyunca adlarından söz edilecek sanat ve kültür adamlarının bulunduğu bir zenginliği teneffüs eden bir insandan başka bir şey beklenemezdi… Hukukun yanı sıra Güzel Sanatlar Akademisinde özel derslere başladı. Hocaları tanınmış ressamlar Gerome ve Boulanger idi. Arkeoloji dersleri de aldı.
Memlekete dönüş yılı olan 1869’da büyük yetkilerle Bağdat Valiliğine tayin edilen Mithat Paşa’’ın “Vilayet Umur-u Ecnebiye Müdürlüğü”nü öğrenimi ve ilgi alanı olmadığı halde kabul etti ve Bağdat yılları başladı. İki yıl sonra İstanbul’a dönüşte orada yaptığı birçok yeni resim vardı yanında. Mükemmel Fransızcası nedeniyle devlet hizmetinden kaçınamıyordu: Teşrifat-ı Hariciye müdür yardımcılığı, Hariciye Umur-u Ecnebiye katipliği, Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü vb…
Ressam olarak oryantalist bir çizgideydi. Batıda yaşamış bir doğulu olarak iki farklı kültürün sentezini yapabildi. Bütün eserlerinde diğer batılı oryantalistlerin aksine o, Osmanlıyı tartışan, okuyan olarak resimledi. Osmanlı ressamların manzara geleneğinden ayrılarak figürü seçtiği gibi ilk olarak kadına yer verdi yapıtlarında. Hem de erkeğin yanında yer alan, ondan geri kalmayan modern kadınlardı bunlar.
Osmanlı, eski eserlere ondan evvel de merak duymaya başlamıştı aslında. Bunlar toplanıp, tasnif edilip depolarda biriktiriliyordu. Ne var ki çoğu zaman siyasi ilişkilere feda edilip hediye olarak gözden çıkarılabiliyordu. Üstelik Osman Hamdi’ye kadar Müze-i Humayun hep yabancılar tarafından yönetilmekteydi. Son müdür, Alman A. P. Dethier ebediyete intikal edince yeni bir yabancı aranmaya başlanmışsa da bu defa gidişat değişti ve ilk olarak bir Türk, Osman Hamdi Bey, Müze-i Humayun’un başına getirildi.
Sonunda zevk aldığı bir kulvara girdi Osman Hamdi; büyük bir özveri ve eski eser sevgisi ile çalışmalara dört elle sarıldı. Bir yandan koleksiyonları bilimsel olarak sınıflandırırken bir yandan da yabancı uzmanlara kataloglar hazırlattı. O kadar ki bu yerinde tasnif işlemi, biraz daha geliştirilerek, bugün bile kullanılmakta.
Bugün Şark Eserleri Müzesi olarak bilinen eski Sanayi-i Nefise Mektebi inşası, Çinili Köşk onarımı gerçekleştirdi onun sayesinde. İlk ulusal kazısı Nemrud dağındakiydi. Sonuçlar kitap haline getirildi. Ardından 1887 yılı başında Lübnan’ın Sayda kenti yakınından önemli eserler çıktığı haberi geliverince, kazı görevini elde ederek buraya gitti ve arkeoloji camiasında büyük yankılar uyandıran buluntularla İstanbul’a döndü: İskender, Ağlayan, Kadınlar, Satrap, Likya, Tabnit lahitleri ve ötekiler…
Eserlerin çokluğu artık yeni bir müzeyi gerektirmekteydi. Böylece mimar Valaury ile ortaklaşa çalışmayla bugünkü Arkeoloji Müzesi yapımına girişildi. Ve Türkiye’nin “ilk müze binası” 13 Haziran 1891’de açıldı. Kazılar sürdü. 500-600 eserle devralınmış Müze-i Humayun, yeni bir binaya sahip olduğu gibi binlerce eserle dolup taştı. O dönemde dünya çapında sayılı dört beş müzenin arasındaydı müze.
Yine Osman Hamdi Bey’e kadar toprak altından çıkan buluntular, ayrı ayrı pek çok el tarafından paylaşılırken, onun sayesinde Asar-ı Atika Nizannamesi düzenlendi. Yabancılar hiç hoşnut değildi bu yeni tutumdan. Eğitime özellikle önem veren Osman Hamdi Bey, daha önce halka kapalı olan müzeyi, belli günlerde açıp 15 bin kitaplık bir de kütüphane yarattı burada. Bugün için hayal olan, 200 dolayında süreli yayına üyeydi üstelik o dönemde müze.
1910 yılında çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürdüğü Eskihisar’daki evinde vefat ettiğinden arkasında pek çok “ilk” bırakmıştı. Türk Arkeolojisi ulusal kimliğini onun sayesinde kazanmıştır, denilirse hiç de abartılmış olmaz…

Osman Hamdi Bey